Yaşayan her canlı varlık kendisine tanınan vade dolduğunda, ölüm olayı ile yüz yüze geliyor.
İnsan, hayvan, bitki…
Bakıyoruz ki, belli bir vakitte hayata veda ediyor.
Kur’an-ı Kerim’in vaz’ettiği hüküm ise değişmez, aksi düşünülemez ve asla inkar edilemez.
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
Ayet-i Kerimede “Her nefis ölecektir” buyurulmuyor.
Bu “tadacaktır” İlahi fermanı, çok geniş anlam ifade ediyor.
Eğer her nefis ölecektir buyurulmuş olsaydı,artık iş bitmiş olacaktı.
Ölüm, tadına bakılacak bir gerçeği ve gerçek olagelen müthiş olayı ifade ediyor.
Netice itibariyle,bol çeşitli bir yemek sofrasında önümüze gelen yemekleri yiyoruz.Sonra da getirilen tatlıdan bir parça alıyor,yani tadıyoruz.
Hayat ve hayat içinde ölümün yeri böyle “tadılacak “ bir tatlının yeri gibi..
Ama bize göre dünya hayatına ve birlikte yaşadıklarımıza bir son yolculuk için veda mahiyetinde olduğundan,tatlı değil de acı bir olay.
Tasavvuf’ta ölüm “Vuslat” olarak tanımlanıyor.
Yani bir büyük kavuşma..
“O,Allah’tan geldi,O’na dönüyor”
Ama sırf nefisleri ön plana alınca, insanoğlu için ölüm bir kayıp; birinin kaybı olarak algılanıyor.
Oysa, ölümle karşılaşan ve öldüğü ifade edilen insan yeni bir hayatın içine giriyor.
Hayat aslında devam ediyor.
Gerçekleşen sadece bir bedenin ruhundan ayrılışıdır.
Öldüğü sanılan insanın ruh ve cesetten ibaret bir varlık olduğunu inkar etmek mümkün değildir.
Ölümle birlikte, basit et-kas-kemik ve kanla bazı bedensel tuz ve sulardan ibaret bir yapı toprağa tevdi ediliyor.
Ceset toprakta çürümeye bırakılırken, ruh kabzediliyor.
İnsanı ve tüm canlı varlıklarla bütün mükevvenatı,gördüğümüz-görmediğimiz ve göremediğimiz tüm varlıkları yaratan Yüce Allah,” Ekmel-i Mahlukat” ve ”Eşref-i Mahlukat” olarak yarattığı insanı ruhu yaşamak üzere ortadan kaldırıyor.
Dünya hayatı çok kısa ve sadece ebedi hayat içinde oraya bir hazırlık niteliği taşıyor.
Her insan anasından doğuyor.Bedensel ve ruhsal büyüme ve gelişim evrelerinin ardından kendisine takdir edilen ömür bitince ait olduğu yere döndürülüyor.
Ölüm bu anlatımla insanın asla önüne geçemeyeceği, engelleyemeyeceği ve tehir edemeyeceği bir gerçek oluyor.
Ölmün nasıl gerçekleştiğini bilmek esasen imkansızdır. Can verenin bu köprüden nasıl geçtiğini kimseden duyabilmiş değiliz.
Şayet ölüp de tekrar dirilen bir insanoğlu görülebilseydi anlatabilir miydi?
Nasıl can verdiğini bize bildirebilir miydi?
Bu asla mümkün olmamıştır ve mümkün olmayacaktır.
Ama Kur’an-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerde ölüm ve ölümden sonrası hayatın nasıl olacağına dair Yüce Yaratan’ımızın bize fermanları olmuştur.Bu İlahi fermanlara inananlara iman edenler diyoruz.İman ise yaşayan insanın en önemli sermayesi ve varlığıdır.
İnançsız ve imansız bir insan aslında içi boş bir maket veya vitrin mankenine benzer.Tek farkı hareket edebiliyor olmasıdır.
İnananlara göre ise ölüm hayatın sadece bir parçasıdır.Ebedi hayat ile dünya hayatını birleştirip topladığımız zaman, mev’ud yani vaad edilmiş gerçek hayat oluşmaktadır ki, bu hayat ebedidir.
Ölüm hadisesini işte böyle değerlendirmek gerekiyor.
Yüce Peygamberimiz, “ En akıllı insan ölümü hiçbir zaman aklından çıkarmayan insandır” buyuruyor.
Ne muhteşem bir öğüt..
Bir Din Büyüğümüz ise, “ Hiçbir keşif, hiçbir buluş, hiçbir gayret ve hiçbir şey insanoğlunu ölüme yaklaşmaktan ala koyamaz”buyurmuştur.
Her anımız ölüm denen gerçeğe bir lahza daha yaklaşmakla geçiyor.
Öyleyse:
1-Önce bize emanet olan sağlığımızın kıymetini bilelim.
2-İnsanlarla iyi geçinelim ve insanların kalplerini kırarak en büyük günahı işlemeyelim.
3-İnsanların maddi haklarına tecavüz etmeyelim.Haddi aşmayalım ve boynumuza borç takıp
gitmeyelim.Zira kul hakkı ancak hak sahibinin helal etmesiyle üzerimizden düşer,borç olmaktan çıkar.
4-Bir gün öleceğimizi hesaba katarak bakmakla yükümlü olduğumuz yakınlarımıza helâlinden ve yetecek kadar dünyalık bırakmaya çalışalım.
5- Bütün bunlardan daha önemlisi; Allah Teala’ya olan borçlarımızı, üzerimize farz kılınan ibadetlerimizi ifaya çalışalım.Zaten bunu başardığımız zaman diğerleri sırasıyla hallolmuş olacaktır.
Unutmayalım; Bir gün şöyle ya da böyle ölümle yüzyüze geleceğiz. O zaman bizi ne paralarımız ve servetimiz ne de çok sevdiğimiz yakınlarımız, çoluk çocuğumuz, karı ya da kocalarımız kurtarabilir.
Dünya sevgisini kalbine yerleştirmiş olanın kalbine Allah sevgisi girmez.
Allah sevgisi yerleşmiş olan kalplere ise başka bir sevgi asla giremez.
Ölmeden ölmek ve ölümün manasını gönlüne ve kalbine yerleştirebilmiş olmak insanın ebedi hayatına hazırlık babında yapabileceği en önemli iştir.
Gaflet denilen devasız dertten uzaklaşmak için, ölümle aramızdan ayrılan insanları düşünüp bir gün aynı akıbete düçar olacağımızı unutmamak en değerli alışkanlıklarımızdan olmalıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder