20 Haziran 2009 Cumartesi

VAH BENİM GÜZEL MEMLEKETİM!..




Neredeyse akılbaliğ olduğumuz günden bu yana içinde yaşadığımız toplumun ve tabii ki tüm memleketimizin sorunlarını kendi nefsimizden yani kişisel sorunlarımızdan önce düşünüp gelmekteyiz.
Bilmiyoruz, belki de tüm insanlarımız bizim gibidir.
Belki sadece kendisini siyasetçi kabul eden kesim böyle olmayabilir.

Eğer o kesim de yani kendisini siyaset adamı veya devlet adamı zannedenler de bizim kadar memleketimizin durumunu düşünse ve en az bizim kadar vicdanlı ve merhametli olsa, en az bizim kadar çileye ve sıkıntıya talip olsa, en az bizim kadar dürüst olsa ve en az bizim kadar kaygılı olsa, ufuk, vizyon, bilgi, tecrübe, sabır, iyi niyet ve merhamet sahibi olsalardı, güzel Türkiye’miz bugün dünyanın en gelişmiş ülkesi olabilirdi.

Şimdi halimize bakıp ancak yukarıdaki yargılara varmaktan öte bir değerlendirme yapmamız mümkün görünmüyor.
Esefle, üzüntüyle, kahrolarak, her gün ruhumuzu yerlerde süründüren olaylarla yıpranmamızın sebebi, bizim demokratik olgunluğumuzla, medeni halimizle, inanç dünyamızla, vatana bağlılık durumumuzun değişmiş olması ve milli konularda tercihlerimizin yeni şekilleniş içinde olmasıyla izah edilemez.

Farkındaysanız, bizler bizi yönettiğini zannedenlerin zulmüyle kıvranıyoruz.

Zulüm ki ne zulüm!..

Ekonomi perişan, sağlıklar bozuk, fikirsizlik diz boyu, akılsızlık fark edilmesi bile imkansız bir cinneti daime halinde omuzlarımıza çökmüş!..
Ar haya duygusu arşa çıkmış...Utanmayı unutmuşuz.

Okumayı bilmiyoruz. Yazmayı belli niyetlerle ve sadece ya şöhreti kazibe ya da çıkar için iş edinmekteyiz. Evlerimizde bed-bereket kalmamış. Bir mağaza ucuz ayakkabı veya kıyafet satacak diye televizyonlarda haber yapılıyor, evde en az mevsimine göre birkaç ayakkabısı ve gardrop dolusu giyeceği olan herkes, gece yarısı o mağazanın önünde kuyruğa giriyor.
Bir de akşam haberlerine bakıyorsunuz ki, ucuz mal satan mağaza vahşice yerle bir edilmiş, talana uğramış.

Televizyon kanallarında bizim toplumumuzun hiçbir kesimini tatmin edemeyecek ve memnun edemeyecek, yararlanma adına hiçbir şey sağlamadığı gibi zarar verdiği açıkça bilinen yayınlar yapılıyor.

Bir RTÜK var ki, başında oturan arkadaşla ilgili olarak ne yapılsa da oradan inse diye koskocaman Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Koca Devlet kara kara düşünüyor!..

Devlet ve organları ile Yöneticileri kara kara düşünürken, RTÜK’ün patronu TV kanallarıyla ilgili denetim görevinden çok, fener hikayeleri yüzünden toplum gündemini işgal ediyor.
O RTÜK denilen kurum sanki o hazret olmazsa yıkılıverir!..

İnsanın aklına takla attıran olaylar bunlar.
İşte buna benzer binlerce fuzuli tartışma konusu sebebiyle bizde ne huzur kaldı, ne Devlete ve Yöneticilerine hak verecek geçerli bir sebebimiz.

***

Şöhretli İlahiyat Profesörü zamparalıklarının hesabını veremediği topluma karşı saygısızlığa devam ediyor. Hem de alt perdeden ve de hiç olmayacak fetvalarıyla yine inanç dünyamızı alt-üst edecek şekilde..

Oturuyor bir kanala, saatlerce zevzeklik yapıyor. İslam ve Kur’an adına yaptığı her konuşma bir şeyleri yıkıyor ama O asla işin farkında değil.. Farkında ama işi yoluna koymuş malı götürme adına banknottan başka değer tanımayanlara mahsus bir tavırla konuşuyor da konuşuyor.

Yani gerçekten birisi “ Allah ile aldatıyor “ da zeytinyağı misali hep suyun üstünde duruyor.
Her konuyu da ondan başka iyi bilen yok..

İçki konusunda fetva mı istersiniz? Delilleriyle hemen elinizde: “ Ben böyle düşünmüyorum ama sarhoş olmadıkça birkaç kadeh atmak dinen caizdir” diyor.

Tam da bizim Bekri Mustafa torunlarına göre bir fetva..İşin garibi bu herzelere cevap verecek adam da kalmadı..
Vah benim güzel memleketim…

***

Başımızın belası terörü bitirmek için 2009 fırsat yılı imiş..
Nasıl bir fırsat, hangi açıdan fırsat, neye mukabil fırsat bilen yok..Herhalde Obama fırsatı olsa gerektir. Ama Obama hala Ermeni konusunda aynı yerdeyim diye diretiyor. Hatta sınırı açın diye emir veriyor. Biz ise, çaktırmadan göz kırpıyor ve olur diyoruz. Ama bir şartla (Aslı varsa) Ermeniler Karabağ’dan çekilsin diyoruz. Azerbaycan dikleşiyor, Moskova’ya koşuyor. Hemen telaşlanıyoruz. Gaz tuz meselesi diye “Bir millet İki devlet” söylemine yapışıyoruz...

Ama hep Vahşi Batı’nın dediği oluyor, bize de yutturulan yalanlarla avunmak kalıyor.
Vah benim güzel memleketim!..

***

Avrupa Birliği maceramız artık nefretleri mucip bir kör kandırmacasına dönüştü.
Sarkozi’nin cüce beyni ile Merkel’in bacak arasına sıkışıp kaldık adeta..

Şimdi de Avrupa Parlamentosu’nda rasistlerin zaferi kutlanıyor. Sarkozy ile Merkel yeniden seçiliyor. Alın bakalım size taptaze ve çok ısrarlı “ İmtiyazlı ortaklık” dayatması..
Siz durmadan bu gelişmeler süreci etkilemez diye kamuoyunu kandırın...Elin adamı bizi istemiyor. Avrupa Parlamentosu’nun en yetkili adamı Hans – Gert Pöttering daha birkaç gün önce net konuştu:
”Avrupa Birliğinin Türkiye’nin tam üyeliğine dayanamayacağına inanıyorum”

Hazret sözlerine bakınız neleri ekliyor:
“Türkiye Avrupa Birliği kriterlerini tam olarak yerine getirse bile, tam üyeliğine başka bir nesil karar verebilir”

Bu ifadeleri duyan ve bir türlü anlamak istemeyen bizim Böyyük Devlet Adamlarımızın ham hayallerini düşündükçe kahroluyoruz…

Anladınız değil mi?
AB Türkiye’yi kaldıramaz!
Vah benim güzel memleketim!..

***

Suriye sınırındaki yüzbinlerce mayın temizlenecekmiş...Herkes konuşuyor. İktidar ayrı, muhalefet ayrı, İş çevreleri ayrı, basın- yayın kuruluşları ayrı düşünüyor.. Herkes mayıncı kesildi.

Hiç kimse düşünmüyor ki, bu mayınlar 50 yıl önce bizim vatanımıza kimler tarafından ve hangi maddi imkanlarla yerleştirilmiş? Yerleştirmek mi zor ve pahalı, sökmek mi?
Devletin başı da buyurmuş ki: “Türkiye’ye toprak kazandırıyoruz”
Valla ne desek bilmem ki, sanki kendi vatan toprağımızı fethedeceğiz!..

Vah benim güzel memleketim!..

***

Benim memleketimin sorunlarını düşünmek sadece eleğini duvara asmış zavallı insanların işi mi?
Birileri ülkenin imkanlarıyla Karun gibi servet sahibi Maykıl Ceksın gibi de şöhret sahibi olurken, açlık sınırının altında paryalaştırılmış milyonlarca vatan evladının feryadına kim kulak verecek?

Ey vicdansız millet düşmanları...Ey kendi nefsinden başka, kendi koltuğundan, ikbalinden başka şey düşünmeyen çapsız politika soytarıları…
Bu Aziz Millet sizi asla affetmeyecektir.

Vicdanı kanayan milyonların çektiği maddi ve manevi sıkıntı ile alay edercesine gününü gün eden çirkin siyasetçilerden nefret edildiğini acaba kim ne zaman anlayacak?

Vah benim güzel memleketim!..
Huzur ve refah içinde yaşayamadan ölüp gidecek ve sinene gömüleceğiz ona yanıyorum!..


10 Haziran 2009

TÜRKİYE ‘NİN KAFASINI KARIŞTIRDILAR

.
Hayli zamandır içimden herhangi bir konuda yazı yazmak gelmiyordu.
Ama benim güzel memleketimde öylesine şaşılacak gelişmeler oluyor ki, insan kendi düşüncelerini bir şekilde ifade etmekten geri duramıyor.

Sanıyorum ki, çağdaş düşünce kaynağı işte böyle benim gibi acizlerin görüş açıklama ve olayları yorumlama mecburiyeti sebebiyle verimli bir kaynak haline geliyor.

Türkiye’nin binlerce sorunu var. Bu sorunlara her gün yenileri ekleniyor. Ama çok iyi biliniyor ki bu memleketin insanları sorunların çözümü için hiçbir müspet çalışma yapmıyor.

Yukarıdaki hükmümüz geneldir. Türkiye’de Hükümetler dün de bugün de sorunları çözme noktasında arzu edilen gayreti gösteremiyor. Gerekli çalışmaları yapamıyor.

Muhalefet partileri de üzerlerine düşen görevin sadece iktidarları eleştirmek ve bu eleştiriyi kavgacı bir üslupla yapmak, netice itibariyle ülke huzurunu bozucu, birlik ve beraberliği zedeleyici, hükümete vurayım derken devleti zayıflatıcı yeni problemler üretmektedirler.

EKRAN ŞEBEKLERİ

Türkiye son yıllarda tüm sorunlarını bu problem üreticiliğin atölyesi durumundaki TV kanalları sebebiyle de içinden çıkılmaz hale getirmiştir, bunun adeta kimse farkında bile değildir.

Sanıyorum ki herkes bizim kadar bu TV kanallarında ülke meselelerini içinden çıkılmaz bir toplumsal kargaşa haline getiren ve sayıları 25-30 ‘u geçmeyen akıldane ekran şebeğinin sürekli tezviratı sebebiyle de artık hayli huzursuz olmuştur. Hatta bu ekran şebekleri öylesine huzursuzluk kaynağı olmuştur ki, artık TV programlarında birbirine olmadık hakaretleri, terbiyesizce ve ahlaksızca küfür ve tahkir edici ifadeleri sözüm ona fikir mücadelesi adına, ama kendilerini seyreden milyonlarca insana saygısızlık yaptıklarını hiç düşünmeden ortaya koymakta ve kamuoyu gündemini işgal etmeyi başarmaktadırlar.

Dikkat ederseniz, memlekette başka adam kalmamış gibi, daha doğrusu memleket meseleleri hakkında sadece bu sayıları 25-30’u geçmeyen ekran şebeğinin dışında ülke sorunlarına kafa yoran insan yokmuş gibi, bizim zilli medya organları hep bu şebekleri evimize sokmakta ve huzurumuzu kaçırmaktadırlar.

Basın-yayın mesleğinin içinden birisi olarak ifade etmeliyiz ki, şahit olunan gelişmelerin ve olayların bu olumsuz minval üzere ülke gündeminde yer tutması artık gerçekten can sıkıcı olmuştur.

Can sıkıcı sorunları ve gelişmeleri bizlere duyuran ve her konuda kendine göre yargı ve yorumda bulunan bir kesim var ki, bunların memlekete verdiği zararı ciltler dolusu kitap yazarak anlatmaya çalışsak başarılı olamayız.

Türkiye siyaseti hırsı tepesini aşmış sayısı bir elin parmakları kadar bile olmayan, çirkef kaşalot, kaşarlanmış morukların sultasından bir türlü kurtulamıyorsa, bunun birinci müsebbibi de bu medya ve medya şebekleridir.

Yakın tarihte merhum Ecevit’in ayakta duracak mecali kalmadığı ve artık düzgün bir cümle kuramayacak kadar da rahatsız olduğu sıralarda, hastanede yatarken pencereden el sallamasını çok büyük bir olay yapan bu medya değil miydi?

Bu medya becerebilseydi, vefatından sonra da mumyalattırıp Başbakanlıkta oturtacaklardı. Zira işlerine öyle geliyordu. Şimdi devam eden büyük bir dava soruşturmasıyla alakalı olarak merhuma zarar verici tıbbi müdahalede bulunulduğu iddialarının haberlerini yayan da aynı medya olmadı mı?

MUHALEFETİN KOZLARI

Türkiye’de yönetime karşı muhalif olan tüm odaklar bir fikir etrafında ülke çıkarları doğrultusunda hizmet üretmek yerine, kendi içlerinde demokrasiyi anlayıp özümsemeden; halkçılıktan, demokrasiden, dürüstlükten, cumhuriyetçilikten, daha da önemlisi Atatürkçülükten ve laiklikten bahsediyorlar.

Zaten yıllardır Atatürkçülüğü kendilerinden başka kimseye vermek de istemiyorlar. Kemalizmi sömüre sömüre bitiremediler.
Bu umdeleri ve millete mal olmuş, milli vicdanda yerini bulmuş değerleri bir kesimin malı olarak görmesinden daha çirkin ne olabilir. Bunları muhalefetin kozları olarak ele almak ne kadar çirkindir? Bu çerçevede siyaset yapmak ne büyük hata ve haysiyetsizliktir?

Türkiye’nin sorunlarını, en önemlisi olan kürt sorunu başta olmak üzere bir çözüme kavuşturmak için Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu irade toplumun tüm kesimlerinde bir ümit ışığı gibi algılanırken ve gerçekten bir heyecan uyandırmışken, yepyeni bir enerji ve sinerji doğurmuşken, anlamakta hayli zorlanacağımız mahkeme kararları ortalığı karıştırıyor.

Yıllar öncesinde adeta gündemden kaldırılmış bulunan bir dava için Cumhurbaşkanı hakkında ülkenin tümünü rencide eden tavırlar ortaya konuluyor. Toplum bu olup bitene anlam vermekte acze düşüyor. Devletin birlik ve bütünlüğünü temsil eden Cumhurbaşkanı için adeta anlaşılması güç bir kampanya başlatılıyor. Sebep, neticelenmesi zamana bağlı bir mahkeme kararı oluyor.
Türkiye adeta kendi ayaklarına bir şarjör kurşun sıkıyor.

Siyasi varlığından kendi adıma nefret ettiğim bir kaşarlanmış politikacıyı dinlerken tüylerimiz diken diken oldu. Bu zatı muhterem, Sayın Abdullah Gül’ün tarafsız Cumhurbaşkanı olamayacağını iddia ediyordu. Yani AK Partililikten kurtulamayacağını, zira Başbakan Erdoğan’ın kendisini aday gösterip seçtirdiğini söylüyordu. Aynı zat Sayın Demirel’in, Sayın Özal’ın ve diğer siyasi kökenli Cumhurbaşkanlarının nasıl tarafsız kabul edilebildiğini ise hiç düşünmüyordu. Her şeyi çok iyi bildiği halde ahlaki durumu bunu icabettiriyordu ki böyle konuşuyordu. İnsan hayretler içinde kalıyor.

SAYIN BÜLENT ARINÇ’I DİNLERKEN…

Yeni Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç kendisini çok sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz bir devlet ve siyaset adamıdır.

Kendisiyle aynı dünya görüşünü paylaşırız. TBMM Başkanlığı’na seçildiği zaman bizim malum çevreler muhterem eşlerinin başı kapalı diye nerede ise askeri darbe çağrılarında bulunmuşlar, Sayın Arınç’ı linç etmeye kalkışmışlardı.

O tarihlerde kimi televizyon kanallarında biz de bu konuda ki olumsuz gelişmelere karşı fikirlerimizi açıklamış, tartışma programlarında Sayın Arınç’ın şahsında hakkı savunmuştuk.

Yine o tarihlerde kimi kadın dernekleri üye ve başkanlşarı kanal kanal dolaşıp bu çirkin kampanyayı bir süre devam ettirmişlerdi. Ama biz meseleyi kuyruğundan yakalayıp direndik ve başörtülü eşi sebebiyle Cumhurbaşkanı’na vekalet edecek olan Sayın Arınç’ın haklarını savunageldik.
Neticede Çankaya Köşküne Başörtülü eşi ile Sayın Abdullah Gül’ün oturduğunu gördük. Kıyamet de kopmadı.

Sayın Bülent Arınç Başbakan Yardımcısı olarak RTÜK ve TRT’den sorumlu.
Bir televizyon kanalında uzunca süren ve memleket meselelerinin tamamına değinen güzel konuşmasını dinledik. Bu konuşmasında RTÜK Başkanı Zahit Akman’ı çağırıp görevi bırakmasını istediğini, deniz feneri davası sebebiyle Akman’ın hem başında bulunduğu kurumu yıprattığını, hem kendisini yıprattığını ve hem de dolayısıyla hükümeti yıprattığını kendisine söylediğini anlattı.
Doğrusu “ Ha şöyle yahu” dedik ve açıklamalarını heyecanla dinledik. Ama doğrusunu söylememiz gerekirse, bu görüşmeden hemen netice hasıl olmadığını bizzat yine Arınç’ın ifadelerinden anladık.
Çünkü; Zahit Akman derhal istifasını açıklaması gerekirken, “ Nasıl olsa görev sürem Temmuzda doluyor. O zaman tekrar aday olmayacağım” demiş..

İşte bu olmadı.

Biz Zahit Akman’a karşı değiliz. Kendisiyle hiçbir samimiyetimiz ve tanışıklığımız da yoktur. Ama Sayın Arınç’ın ifadesine göre, Başbakan Yardımcımızın iradesi ve isteği bir emir kabul edilmeli ve derhal yerine getirilmeliydi.

Ben RTÜK Başkanı olsaydım ve bana böyle bir arzu ve emir belirtilse idi heme istifamı verirdim. Ama bunun olmaması Sayın Arınç’ın bir önemli puanını düşürmüştür. Şayet Başbakan araya girmiş olsaydı dahi Sayın Arınç’ın bu işi bitirmesi gerekirdi. Yoksa Zahit Akman’ın arkasında önemli biri mi var sorusunu akla getirmişlerdir. Bu da olabilir. Ama açıklanması kamuoyunda bir puanın silinmesine sebep olmuştur ki, Zahit Akman için değmezdi diye düşünüyoruz.
Neyse geçelim bu konuyu.. Sonuçta kim ne yaptı ise ya mükafatını ya da mücazatını görecektir..

HUKUK MESELELERİ

Bize göre Türkiye’de en çok güvenilen kurumlar arasına Askeriye ve adliye ilk sırada yer alır idi. Maalesef Adli yargının bu denli tartışma konusu haline getirilmesi ve hukukun siyasallaştırılması, yani siyaset zemininde dolaşıyor olması hiç iyi olmamıştır.

Ciheti Askeriye hakkında yapılan tüm menfi yorumlar ve olumsuz yaklaşımlar bizi tıpkı Adalet kurumuna olan saygı azaltıcı yorum ve yaklaşımlar gibi derinden üzmektedir.

Bu konuda tüm milletimizin rahatsız olduğunu düşünmekteyiz.

Kimi radikal çevrelerin ordu düşmanlığını ve kimi haksız çevrelerin hukuk kurumu hakkındaki olumsuz yaklaşımlarını bertaraf edecek olan da yüksek komuta heyetleri ile yüksek yargı kadrolarıdır.

Herkes Cumhuriyet Anayasasının hükümlerine göre ve o esaslar çerçevesinde görev ifa etmeye azami özeni göstermeli ve huzurun avdet etmesini sağlamalıdır. Hiç unutulmamalıdır ki, siyasi iktidarlar gelir gider. Ama bu önemli kurumlar devletin beyni ve bel kemiğidir. Ebediyen devletimizin yaşamasını sağlayacak olan önemli kurumlardır.
Bilhassa Yüksek yargı organlarının devlet erki içinde kendi pozisyonunu gözden geçirmesi elzem hale gelmiştir.

Türkiye bugün siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer tüm meselelerini azaltarak, bu meselelere çözüm bularak yoluna devam etmelidir.
Herkes çok iyi biliyor ki, kimi zararlı çevreler ve bilhassa muhalefet yapma adına ülke meselelerini hep tek pencereden görmeye çalışan politik kadrolar ile sığ düşünceli, her şeyi kendi fikri zaviyesinden değerlendirmeye çalışan bir gurup aydın müsveddesi tarafından Türkiye’nin kafası karıştırılmıştır.

Ülkemizin bu abandone durumdan ve anguaz halinden kurtuluşunun öncüsü elbette vatansever aydınlar ile insaf ve vicdan sahibi entelektüel çevreler, düzgün kafalı siyasetçiler olmalıdır.

Bu konuda ümitlerimizi yitirmiş değiliz.
İnşallah sıkıntılar atlatılacak, ülkemiz doğru bildiği yolda ilerleyecektir.


23 Mayıs 2009

ÇANKAYA’YA DAİR



Bu yazıyı uzunca bir zaman “derin” düşündükten sonra yazmaya karar verdim.

Derin uyku olur, derin devlet bile olur da derin düşünce olmaz mı?

Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olduktan sonra O’nu uzaktan ama derin düşünceler ışığında ve eleştirel bir göz ve yaklaşımla takip ettim.

Her hareketini, her açıklamasını ve her konuşması ile her gezisini işte böyle izledim.

Çankaya Köşkünde görev yapmış olan diğer Cumhurbaşkanları ile mukayese ettim ve ister istemez kendime göre değerlendirmeler yaptım.

Tabii ki Sayın Gül’den evvelki Cumhurbaşkanı ile de mukayese etmekten geri duramadım.
Sayın Abdullah Gül’ün kendinden öncekilere nazaran nasıl bir Cumhurbaşkanı olduğunu anlamaya çalıştım.
Çankaya’ya çıkar çıkmaz birlikte çalışmayı tercih ettiği bazı kişileri tanıdığım için, Sayın Gül’ün bu kişileri neden ve hangi özellikleri sebebiyle yanına aldığını düşünmekten kendimi alamadım.

Nihayet kendime göre hükümler de vermeye başladım.Bana soranlara çeşitli konular ve muhtelif meseleler hususunda Çankaya eksenli düşüncelerimi hep itina ile ifade etmeye çalıştım.

Haksızlık yapmak asla bizim işimiz olamayacağı için hep objektif olmaya çalıştım.
Günümüz Çankaya Köşkü ve değerli Sakin’i hakkında hep müspet fikirler oluşturmaya ve bunları ifade etmeye çalıştım. Bunun aksine hep olumsuz açıdan değerlendirme yapıp bunu yaymak gibi bir tavrımız olamaz mıydı? Elbette olabilirdi. Ama bendeniz asla Çankaya Sakin’leri için bunu yapmadım. Benim Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanları hakkında haddimi aşarak bir hüküm ifade etmem ve bir yazı yazmam mesleki tarzımın bir icabı değil,Devletimize olan derin bağlılığımdandır.

Şimdi görevdeki Cumhurbaşkanımız hakkında da aynı tarzın gereği olarak dikkatli, insaflı, olumlu ve yararlı görüşler serd etmek istiyorum.

Bendenizin Çankaya hakkında yazacağım bir yazının ne değeri olabilir bilemiyorum. Ama faydalı olacağından hiç şüphem yoktur. Zira yıllarını ülke meselelerine kafa yormak suretiyle geçirmiş olan bir vatandaş olmamızın elbette bir kıymeti harbiyesi olmak lazım gelir. İşte bu sebeple not defterimize aldığımız bazı hususları hem Çankaya’nın dikkatine ve hem de bu yazıyı okuyacak olan değerli okurların ıttılaına arz ediyorum.

Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ü kendinden önceki Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ile mukayese edecek olursak, Sayın Sezer’in siyasal görüşlerine ve ülke meselelerine yaklaşımına tamamen karşı olduğumuzu ve ayrı yelpazenin içinde ayrı dünya görüşlerine sahip insanlar olduğumuzu belirtmem gerekir.

Sayın A.Necdet Sezer solcu dediğimiz kanattandı. Cumhurbaşkanlığı süresince hep kendi görüşü doğrultusunda kararlar verdi. Kendi görüşüne en yakın siyasi partinin güdümünde ve onun arzusu istikametinde görev ifa etti.

Yani Sayın Ahmet Necdet Sezer “İlkeli” bir adam olarak görev yaptı. Hatta hakkı olmadığı halde, görev süresi dolduğu halde koltuğunda oturdu. Hiç örneğine rastlanmamış bir biçimde 7 yıllığına seçildiği halde görevi bittiğinde yeni Cumhurbaşkanı seçilmedi diye aylarca orada oturdu. Hatta bunu tenkit edenlere hiç kulak asmadı. Hukukçu kimliğine rağmen, hukuken yanlış yaptı ve kimseye de söz söylettirmediler. Haksızlıklarını yetki yüceliği ve genişliği ile hesap vermezlik geleneğine sığınıp, Çankaya Köşkünü aylarca fuzuli şagil gibi işgal ettiler. Hakkı olmadığı halde, görevi bittiğinde Anayasa gereği makamını terk edip, Anayasa’da belirtilen kişiye geçici olarak bu görevi tevdi edip çekip gitmesi gerekirken bunu yapmadı.
Yani kendi davasına inadına bağlı ve ilkeli bir solcu idi.

İlkeli bir solcunun yerine bir Sağcı Cumhurbaşkanı olarak seçilen Sayın Gül’ün icraatını bu açıdan Sayın Sezer ile mukayese etmek doğru değildir.

Sayın Abdullah Gül büyük bir sabır ve teenni ile Çankaya’ya tırmanmıştır.

Atatürk’ün koltuğuna oturan gerçek muhafazakar ikinci Seçkindir. Birincisi malum olduğu üzere Rahmetli Özal idi. İkisini de mukayese edebilmek mümkün değildir. Zira Rahmetli Özal dünya çapında iz bırakmış gitmiştir. Sayın Gül ise henüz işin başında sayılır.

Sayın Abdullah Gül’ün bazı konularda bizlerin tenkidine açık tavır, beyan ve icraatları kendisine güvenen bir kesimin içine sindiremediği olaylardan ibarettir. Buna en son örnekten başlamak gerekirse, Cumhurbaşkanlığı ödüllerinin kimlere verildiğini hatırlamak yeterlidir.

Elbette Cumhurbaşkanı Gül kendisi jüri yerine görev yapıp bazı kişilere ödül vermemiştir.

Mesela, solcu yazar Yaşar Kemal’e ödül vermek herhalde Cumhurbaşkanı Gül’ün hazmedemediği bir olay olmalıydı. Bu ödülün verilmesini O tensip etmiş olamaz diye düşünüyor ve bu düşüncemizin sebebini izah etmeyi dahi sakil sayıyoruz.
Yaşar Kemal ödülü alıp arkasından yaptığı açıklamada büyük bir “kasıtlı gaf “ yapmıştır. Demiştir ki;
” Ödülün bana verilmesini Türkiye’de siyasal duruşun barış ve insan hakları mücadelesinin dışlanmaması konusunun ve toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak görmek istiyorum.”

Yaşar Kemal bu ödülü Cumhurbaşkanlığı makamının vermiş olması sebebiyle ise şöyle konuşmuştur:
Bu ödülün siyaset ve partiler üstü bir kurum olan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilmesi bu açıdan ümidimi güçlendiriyor”

Bu ifadeler bir aykırı görüşün inatla ve saygı çerçevelerini parçalayacak biçimde ortaya atılması zaten ancak Yaşar Kemal’a yakışırdı. O’na ödül vermenin bedili Köşkün kapısına bu kasıtlı aykırı beyanlarla konulmuş oldu.

Çankaya Köşkü zaten bu dünya görüşünün kuşatmasından bir türlü kurtulamamışken, anlaşılıyor ki, Sayın Cumhurbaşkanı’na rağmen oradaki sol mekanizmalar gayet rahat biçimde çalışıyor ve icrayı sanat eyliyor.

Meşhur Çankaya toplantılarının seçkinlerine bakınca da bu sol dünya görüşü kuşatmasının hakimiyeti öne sürülebilir.

Cumhurbaşkanlığı tarafsızlığının bu solcu kuşatmasına göz yummak olmadığını bilecek olan kişi Muhterem Cumhurbaşkanımız olmalı değil midir. O’nun her icraatını ve her hareketini tenkid eden ve acımasızca istismar eden bu ahlaksız solculuk hastalarına fırsat vermek yerine, Çankaya’da görev alanları açıp beslemek yerine tarafsızlığı koruyacak bir kadro ile icraat yapmak daha doğru olmaz mı?

Şu tüyüm kadar sevmediğim Mehmet Ali Birand’ın Brüksel’deki çırağı ve eski Milliyet Gazetesi Muhabiri Ahmet Sever’den başka Basın Müşaviri olacak kişi mi yoktu? Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tercihini anlamak mümkün olmasa da zorla içimize sindirmeye çalışacağımızı düşünmek de doğru ve kabul edilebilir değildir. Sadece zorunlu olarak saygı göstereceğiz o kadar.

Halbuki, Cumhurbaşkanlığı’na Cumhurbaşkanı’nın siyasi görüşünü benimsediği bilinen bazılarının yerleştirilmesi ve görev almalarının sağlanması da doğru olmayabilirdi.
Tarafsızlık ancak ulusal meselelere doğru pencereden bakan insanların tavrı ve özelliği olabilir. Ama kendisini bütün dünya görüşlerine açık ve aynı mesafede olma mecburiyetinde hissederek Çankaya’da oturmak sadece iz bırakmadan orada zaman doldurmaya yarar ki, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda çok hassas olduğunu düşünmek ve buna inanmak istiyoruz.

Yedi koca artığı sürtük aktristlerin ve cıvık ve kalitesiz şöhret sahibi tüm zevat ve zerzevatın daha evvel geleneksel hale getirilmiş olan Çankaya resepsiyonlarında viski içmeye davet edilmesi diye bir mecburiyeti bulunmadığını da Sayın Cumhurbaşkanı’nın anlaması gerekir.

Harp Okulları mezuniyet törenlerini şereflendirdiklerinde Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a “Sayın” demekten özenle kaçınan askeri takdimcilerin, aynı toplantı ve merasimlerde bulunan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarına özenle “ Sayın “ diye hitap etmeleri gibi tutumlarını içimize sindiremediğimizi burada ifade etmek istiyorum. Bu hali Sayın Cumhurbaşkanı’nın nasıl içine sindirdiğini ise asla anlayamıyorum.

Yeri geldiğinde, Cumhurbaşkanlığı makamının saygısızca davranılacak bir makam olmadığını saygısızlara hatırlatacak ve onları Millet ve Devlet adına tedip edecek olan da hiç şüphesiz Cumhurbaşkanları değil midir?

Bir çok mesele bu değindiğim konular gibi dikkatlere sunulabilir. Bunları da yeri ve zamanı geldiğinde ele almaktan asla geri durmayacağım.

Bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımıza saygılarımızı sunuyorum.

NEFRET ETTİĞİM İKİ ADAM

İnsanlar vardır çok sevilir. Bazı insanlar da vardır ki, diğer insanlar onlardan nefret ederler.Bazı insanlardan ise toplumun tamamı veya önemli bir kesimi nefret eder.

Zamanımızda insanların birbirini sevmesi ya da sevmemesi, ya da nefret etmesi için değişik yaklaşım ve kişisel kriterler dışında bir de tamamen haklı kamuoyu yaklaşımları vardır ki, bu yaklaşım siyasette kimi insanlara ne değer verildiği ve ne netice alındığı hususlarını düşündürmektedir.

Bu düşünce tahtında ise; yıllarca memlekette iktidar olmuş ve iktidarı döneminde demokrasi arabasını bir çok kez duvara toslatıp milletin yıllarını siyasi kavga ve kaos ortamı içinde heba etmiş olanları düşünmeden edemiyorsunuz.

Geçmiş yılları bir düşünüp de iki adamdan nefret etmemek mümkün değil. En azından bendeniz için.
Bu iki adam bana göre ve benim için kendisinden nefret edilecek adam olmasa bu yazıyı yazmazdım.
Kim mi bu iki Adam? Yazımı okuyunca anlayacaksınız.
Bu iki adamdan biri kanına işleyen siyaset virüsünün etkisi ile 90’ına yaklaşan ve bunaklığa giden alil çağında, ilden ile koşup geçmişini tamamen unutup, herkesin de unuttuğunu zannederek aklın almayacağı kadar berbat açıklamalar yapıyor.

Bu Zatı Muhterem, iktidardaki siyasi partiye Baykal ve şürekasından daha çok ve daha acımasızca saldırıyor. Hem de her fırsatı değerlendirip, geçmişte aynı konu ve konumlarda kendi feryat ve figanını unutmuşuz gibi, koskoca Milleti ve en azından aydın kesimi hafızasını kaybetmiş kitle yerine koyarak yapıyor bunları.

Sanki O değildi yıllar yılı Yasama organının üstünde bir Anayasa Mahkemesi bulunmasının demokratik olmadığını ve bunun böyle gitmesi halinde ne demokrasinin ve ne de ülkenin arzu edildiği şekilde kalkınamayacağını söyleyen…
Şimdi O’na sorsanız niye böyle her konuda çark ettiğini, size pişkin bir şekilde, dün dündür bugün bugündür diyebilir.

İşte bu Adam, seçim meydanlarında bayrağa sarılı Kur’anları öpüp başına koyarak defalarca iktidara gelebilmiş olmasına rağmen, bugün Baykal’a hayır dua okutacak kazar zalimce muhalefet etmektedir. Kime karşı? Milletin tek başına ve ezici çoğunlukla sandıktan iktidar olarak çıkardığı Muhafazakar demokrat bir partiye ve Hükümetine..

İşte bu Adamlara göre politika budur ve bu adamlar sayesinde memleket doğru yolu bulacaktır öyle mi?

İşte bu adamın adını duyduğumda tüylerim diken diken oluyor ve O’ndan şiddetle nefret ediyorum.
Bu adam ömrünün sonunda belki yıllarca yaptığı bir kısım hizmetlerin müspet etkilerini ve milletin takdir duygularını da berbat ediyor.

Oysa köşesine oturup Avrupalı eski siyaset ve devlet adamları gibi herkesin ve her kesimin saygısını toplayıp hayatının keyfini çıkarsa daha iyi olmaz mı?

O şimdilerde eskiden sürekli saldırdığı ve yok edilmesini istediği Anayasa Mahkemesi için övgüler düzer ve kararlarını kendince ibra ederken nasıl bir fikri ilkesizlik sergilediğini, kendinden sonra devletin başına oturan “İlkeli” solcunun yaptıklarına bakıp utanması gerekmez mi?

Ama durun bakalım gözden kaçırdığımız bir husus var galiba; Bu adamın yeğeni bilmem kaç yıla mahkum edilmiş. O konuyu kimse hatırlamasın diye gözlerden kaçırmak için böyle davranıyor olmasın?

Evet ben bu Adamdan ve bu adamın ailesinden,kardeşlerinden,yeğenlerinden ve bu adamın emanetçisi olmaktan öte gitmeyen ilkesiz siyaset moruklarından nefret ediyorum.

Bu arada bir hatıramı nakledeyim sizlere..

Bundan birkaç yıl önce,İstanbul’daki Conrad Otelinde Hüsamettin Cindoruk Marmara Birliği Vakfının düzenlediği bir toplantıda konuşmacı olarak hayli seçkin bir topluluğa hitap ediyor. Demokrasiyi anlatıyor veciz ifadelerle. Türkiye’de demokrasinin nasıl oturtulacağını falan..

Sıra soru-cevap faslına geliyor. Gazeteci meslektaşlarımız ısrarla benim de bir soru sormamı istiyorlar.

Ben de umumi arzu üzerine, basın mensupları adına bir soru yöneltmek için kürsüye gidiyor,hazırunu selamladıktan sonra, gayet saygılı bir dille: Sayın Cindoruk, siz bir parti kurdunuz. Millete gittiniz, teşkilatlandınız. Millet sizin liderliğinizi kabul eden bir kesim olarak sandıktan sizin partinize düşen payı verdi. Bir gurup kurdunuz ve Milletvekillerinizle birlikte Meclis’te siyaset yapmaya başladınız. Lider olarak herkes sizi tanıyordu ve size oy vermiş idi. Ama bir gün bir baktık ki, siz çıkıp, “Hayır Lider ben değilim. Ben emanetçiyim.” dediniz.

Soruyorum sorumu: Demokrasilerde emanetçilik diye bir müessese var mıdır? Siz halktan aldığınız yetki ve sıfatı bir başka siyaset adamına ciro etme hakkına sahip misiniz?Demokrasi kamyonunu üç kere duvara toslatıp deviren bir siyaset adamına emanetin asıl sahibi diye partinizi nasıl ciro ettiniz?

Bu sorumuz üzerine aniden salon karışıyor. O zamanın DYP İl Başkanı olan Orhan Keçeli (Bu Zat daha sonra epey parti değiştirdi) bana hitaben:

-İn oradan sen siyaset yapıyorsun. Soracaksan düzgün bir soru sor! Diye bağırdı.

Salon birbirine girdi. Cindoruk duruma zor hakim oldu. Herkes bana değil, Cindoruk’un yandaşına saldırmaya başladı. Cindoruk ise gayet olgun bir eda ile
Tansiyonu düşürmeye ve sorumu cevaplamaya çalıştı. Ama tahmin ettiğiniz gibi benim bu net soruma tatmin edici bir cevap veremedi.

Şimdi Cindoruk da televizyon programlarında Baykal ve Şürekası ile bıçkın solcuların safında yerini almış, Hükümete ve AK Parti siyasetine saldırıyor. Hem de öyle haksız ve mesnetsiz bir biçimde ki, küçük dilimizi yutturacak şekilde.

Efendim, Sayın Cindoruk bir hukukçu olduğu için, kabahati bu hükümete ve İktidar partisine neden yüklemeye çalıştığını da “ Anayasa Mahkemesinden şikayet ediyorsunuz da neden bu işin böyle bir neticeye varmasını önleyecek hukuki tedbiri alıp, böyle bir siyasi çalışma yapmadınız gibi aklın almayacağı kasıtlı laflar ediyor.

Ama kendileri ortada şikayet edilen bir kuvvetler ayrılığı sorunu var iken ve yıllarca iktidarı ellerinde tuttukları bilinirken, bu pürüz sayılan hususları niye kendilerinin ortadan kaldırmadığına hiç değinmiyor. Kendi beceremediğini başkasından bekleme hakkını kendi siyasi görüş ve tavrını asla onaylamayan bıçkın solcu ve devrimci dostlarına destek vererek ortaya koyuyor.

Kusura bakmaz ise,bendeniz, Cindoruk gibi bir siyasetçiden de nefret ederim.
Ha az kalsın unutuyordum: Bunca insan tanımış olmakla beraber sadece iki adamdan mı nefret ediyorum?

Hayır az kalsın unutuyordum:
Bendeniz Afyonkarahisar’ın Belediye Başkanı’ndan da nefret ediyorum.

Çünkü Afyonkarahisar Belediye Başkanı Abdullah Kaptan, Belediye’ye lazım olacak muhtelif sanayi yağları için ihale yapmış, ihaleyi alan ve Belediyeye uzunca bir süre Motor yağı satacak olan İngiliz firmasının parasıyla eşini ve küçük kızını da yanına alarak umre ziyaretine gitmiş ve bu ortaya çıkınca da , bunun bir rüşvet hadisesi olmadığını iddia ederek, “Bu bir promosyondu. Rüşvetle hacca mı gidilir” diyerek kendisini savunmuş, daha doğrusu savunamamıştı.

Bu Başkan şimdi yeniden AKP’den Başkan adayı olmak için elindeki yağlarla gelene gidene yağ yakıyormuş.

AK Parti böyle adamlarla yeniden milletten rey isteyecek olursa, şimdiden söyleyebiliriz ki, iyi bir netice alamaz.

Bizden bu vesileyle hatırlatması..



Bu yazı 13 haziran 2008 yılında yazılmıştır.
O günün şartları yayına açmaya uygun olmadığından yayına açılmadı.
Bugün ise sanırız ki yayımlamanın tam zamanıdır.