Ama gençleri de düşünmek gerek. Onların hafızalarıyla yazdıklarım örtüşebilsin.
Yıl 1979’du bir gün duyduk ki Rusya Afganistan’ı işgal etmiş.
Aynı yıl İran’da Şahlarını deviren İranlılar Mehrabat meydanında milyonlarca toplanıp asık suratlı sakallı birini alkışlıyor.
Adı Ayetullah Humeyni idi ve bu ihtiyar güya İslam devrimi yapmıştı.
Kısa süre sonra İslamın mehabetine gölge düşmeye başladığı görüldü.
İslam düşmanları, “İşte İslam dedikleri bu” diye istihza etmeye başladılar.
Ellerin kafirlerine laf anlatmak,durumu düzeltmeye çalışmak bize düştü.
Derken, 12 Eylül 1980’e gelindi.
Türkiye’de aslanlar gibi bir darbe oldu!..
Netekim,İranlılar bir Şii Ahuntu alkışlarken biz de yıllarca Kenan Evren isimli darbeciyi alkışladık.
Bizdeki ihtilalden tam 10 gün sonra yani 12 Eylül 1980’de İran-Irak savaşı başladı.
Savaş sebebi ise; Basra körfezinde hiçbir işe yaramayan Ebu Musa ve Tumb adlı 3 adacık idi.
İran diyordu bu ada benim,Irak diyordu benim. Halbuki bu adacıklar hiçbir işe yaramayacak kadar küçüktü.Üstüne üstlük, Cezayir Anlaşmasıyla Şah ve Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin bu adalar sebebiyle kavga etmeyeceklerine imza atmışlardı.
İmzayı,anlaşmayı kim dinler ki?
Bu savaş 7 seneden fazla sürdü. Yüzbinlerce Müslüman evladının kanına girildi.
Evlatlarını bir hiç uğruna ölüme yollayan İranlılar Humeyni’yi,Iraklılar Saddam’ı daha çok seviyordu.
İslam dünyası tümüyle antidemokrat diktatörlerin sultası altındaydı.
Durum buydu ama Türkiye dahil tüm İslam ülkeleri diktatörlere çanak tutmaya devam ediyordu.
Benim güzel ülkemin diktatörü ile yandaşları,” Türkiye terör yüzünden büyük bir iç savaşa doğru gidiyordu. Biz bunun önüne geçtik.Memlekete huzur ve güven getirdik” diyerek artık Türkiye’ye bir daha “anarşi,terör ve bölücülük gibi cereyanların musallat olamayacağı” mesajı ve garantisini veriyorlardı.
Netekim öyle de oldu. Ama Darbeciler gittikten hemen sonra, Türkiye daha kötü bir bölücü terörün bataklığı olup çıktı adeta..
Bir kaç yılda 30 bin insanımızı yitirdik.
Gün geldi darbe yiyen siyaset adamları hacıyatmaz misali yattı-kalktı,düştü kalktı!..
Demokrasi kamyonunu götürüp götürüp beton duvarlara vurdu.
Ama benim güzel memleketimde bir demokrasi kahramanı olarak baş tacı oldu.
Gün geldi kendisi siyaset yapamıyorsa kendisine “emanetçiler” buldu.
Emanetçiler parti kurdu,seçime girdi,halkın oylarını aldı,Meclis’e girdi,günü geldi, “O Lider ben değilim,ben emanetçiyim “ diyerek halkın reylerini bir çırpıda ciro edip geçti..
Bu gözünü sevdiğimin demokrasisi de bu memlekette hiç istifini bozmadı..
Türkiye hep demokrasi ile yönetilen bir İslam ülkesi olarak bilinegeldi.
İşte bu gözünü sevdiğimin demokrasisi tavanda askıda iken, Vatikan’da dünyayı sarsan olay meydana geldi.
1979’da Afganistan’ın işgali Şubat ayında gerçekleşiyordu.
Abdi İpekçi’nin vurulması da aynı ayda oluyordu.
Benim aziz milletim bu cinayeti tartışırken, Ruslar Kabil’e kadar giriyordu ve bizden çıt çıkmıyordu.
Biz Abdi’nin öldürülmesi olayıyla yatıp kalkıyorduk.
Bu sendromun son bulması gerekiyordu.Daha doğrusu, Türkiye’de darbe gerekiyordu;yapıldı. Bunun gerekçelerini Avrupalı – Asyalı – Amerikalı – Afrikalı tüm dostlarımıza iyi anlatmalıydık.
Netekim, Darbe Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı; gözünü sevdiğimin aslan Büyükelçilerinden İlter Türkmen,Strazburg’ta Avrupa Konseyi’nde Türkiye’deki darbenin gerekçelerini yutturmaya çalışıyordu.
Saatler akşama doğru 4 gibiydi. İlter Türkmen, “ Biz bu ihtilali anarşi ve terörü ortadan kaldırmak,kardeşin kardeşi vurmasını önlemek için yaptık” falan-filan gibi konuşurken; kendisine kürsüde ulaşan notu ürkerek okudu:
- Sayın parlamenter dostlarımız, bakın terörün milliyeti vatanı,dini imanı yok.Biri Vatikan’da sevgili Papanızı vurmuş. Netekim Kenan Evren de ööle diyo terörün dini imanı yoktur diyo..
Evet tam bunları anlatırken bir haber daha ulaştı İlter bey’e ki yürekleri sızlattı..
Papa’yı Mehmet Ali Ağca isimli bir yağız, ince dalan, esmer 22 yaşlarında bir Türk vurdu!
Ödümüz patladı bizi Avrupa Konseyi’nden atacaklar diye..
Ama olmadı, Avrupalıydık netekim.
Olurdu böyle vakalar.
Dünyanın,benim güzel ülkemin ve özellikle de NATO’nun gündemi değişmişti.
Benim güzel ülkemde Darbeci Generallerle kadeh tokuşturup Çankaya salonlarında viski yudumlamak ayrıcalıklı gazetecilik demek oluyordu.
Darbecilere yakın olan işi bitiriyordu. Patronlar darbecilere yakın gazetecileri baş tacı ediyordu.Onların aleyhine yazı yazmak ha?
Sıkardı biraz..
Öyleyse biz kalemimizi kınına sokmalı,adımızı gazete sayfalarından “ Siyasi yazı yazmamak üzere “ sildirmeli ve Bab-ı Ali dediğimiz yokuşa bir ölçüde veda etmeliydik..
Netekim öyle yaptık.
Merhaba Aziz Dostlar.
Bu Kalem, sizlerin arasında yetişmiş birisi..
Bu Kalem, sizlere o tarihten beri mürekkepli kağıtlardan merhaba dememişti.
Çünkü küskündü!..
Ama gün geldi birilerinin ısrarına da dayanamadı.
Merhaba Aziz Dostlar,gününüz hayır olsun..
Hepinize selam olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder