31 Aralık 2009 Perşembe

Kürtler Ne İstiyor ?

Yazının başlığını iki ayrı soru haline getirmek daha doğrudur.

Şöyle ki;

1-Ülkemizde doğmuş, büyümüş, anarşi , terör ve bölücülük hareketlerine bulaşmayarak yaşamakta olan Kürt kökenli vatandaşlarımız ne istiyor?

2- Kürtleri temsil ettiği iddiasında olan bir avuç ağa zade, haramzade, siyaset cambazı beyinsiz Kürt politikacısı, toprak ağaları, feodal beyler, eşkıya artığı gözü dönmüş PKK sempatizanları ne istiyor?

Bu iki sorunun cevabı birbirinden tamamen ayrıdır.
Ama özneleri itibariyle ya da aktörlükleri, rolleri itibariyle soruları birleştirip "Kürtler ne istiyor?" diye tek soru halinde değerlendirmek de mümkün olabilir.
Doğru olan bu ayrımı yaptıktan sonra düşünmektir.

Ülkemizin her köşesinde Kürt kökenli vatandaşlarımız yaşamaktadır. Bunlar diğer etnik kökenlerden gelen vatandaşlarımızla iç içe huzur ve güven içinde hayatlarını sürdürmektedir. Hiç kimse onlara Kürt oldukları için kötü muamele yapmamaktadır. Kız alıp vermişlerdir. Günlük hayatlarında çoğu Kürtçe değil, Türkçe konuşmaktadırlar.
Serbestçe politikaya girebilmekte,siyasi kadrolarda ve mevkilerde yer alabilmekte, Bakan, Başbakan, Cumhurbaşkanı bile olabilmektedirler.
Onlara kimse "Neden Kürtçe konuşuyorsun?" da demiyor.

Ülkemizdeki çoğu vilayet ya da ilçelerimizde yaşayan Kürt asıllı vatandaşlarımızın her işi yapabildiği, her mesleği seçebildiği, ülkemizde yaşayan diğer vatandaşlarımız gibi her türlü hak ve hürriyete sahip oldukları ve etnik mensubiyetleri açısından herhangi bir sıkıntı içinde olmadıkları bilinen ve inkarı mümkün olmayan bir gerçektir.

Örnek vermek gerekirse ülkemizin en büyük şehri olan İstanbul'da bir milyondan fazla Kürt vatandaşımız yaşamaktadır.

Burada doğup, büyüyen ve yaşamakta olan bu vatandaşlarımız ile diğer etnik kökene sahip vatandaşlarımız arasında bir fark ve ayrım sebebi sayılacak herhangi bir durum söz konusu değildir.

İstanbul'un en merkezi yerlerinde iş tutmuşlardır. Mal-mülk ve servet sahibi olmuşlardır. Çoluk çocukları tahsil yapmış, itibarlı işlere girmişlerdir. İstanbul'da yaşayan bu Kürt kökenli vatandaşlarımız, bugün ülkemizi huzursuz eden Kürt eşkıyalıklarını asla tasvip etmemişlerdir.

Bu sebepledir ki artık bölücü ve yıkıcı eşkıya örgütü PKK'nın kuklası haline gelmiş bulunan ve bağımsız seçildikten sonra DTP isimli Kürt siyasi örgütünün çatısı altında bir araya gelen kimi politika ağalarını da bu ülkenin aklı başında Kürt vatandaşları asla desteklememiş ve tasvip etmemişlerdir. Son seçimlerin neticesi de bunu göstermiştir.Bu parti asla bir "Türkiye partisi" olmayı istememiş ve her hareketini İmralı'daki eşkıya başına endekslemiştir.

Bu gayet net ve açık bir gerçektir.

Şimdi kaçınılmaz hukuki bir sonuç doğmuş, devletin en yüksek hukuk kurumu olan Anayasa Mahkemesi beklenen bir kararla DTP'yi de kapatmıştır.

Bebek katili eşkıya başını lider kabul eden ve O'nun Stalinist bölücü siyaset anlayışının ipoteği altına girmiş bulunan DTP'nin kapatılmasında geç bile kalınmıştır.

Durum böyle iken son zamanlarda çeşitli bahaneler ileri sürerek ve hükümetin "açılım politikası" adı altında ortaya koyduğu aslında demokratik açılım olarak ifade edilen bir dizi yeni çalışmayı kendilerine önemli bir engel kabul ederek çoluk çocuktan ibaret kitleleri ellerine taş-sopa ve molotof kokteyli verip sokağa dökenler bu sonuca razı olmak zorundadırlar.

DTP'nin siyasi yasaklı haline gelen Genelbaşkanı Ahmet Türk ve yanındakliler hala demokrasiden bahsediyorlar. Hala siyasi çalışmalarına devam edeceklerini bildiriyorlar. Yani yasaklı olmayı takmıyorlar.

Herhalde Devletin kanunlarına karşı gelmeyi marifet, bölücülüğü ve memlekette bir terör aygıtı gibi tahrik edilen ve kullanılan çocuklarla dağdaki katil eşkıyaları savunmayı da demokrasinin icabı sanıyorlar.

Bu siyaset ağalarına, feodal varlık ve hükümranlığını sürdürmekten başka derdi olmayan ve bunun için bilinçsiz kitleleri sokaklara döken çirkin politikacılara ne Devlet ve ne de Doğu ve Güneydoğu'nun şuurlu halkı artık itibar etmemelidir.

Bunların Türkiye Cumhuriyeti devletine ve milletimize artık daha fazla tahammül edilmesi mümkün olmayan zararlar verdiklerini biliyoruz.
İmralı'dan yönetildiği artık tüm delileriyle ortada bulunan bu bölücülük hareketinin neye mal olursa olsun sona erdirilmesi gerekiyor.
İmralı'daki eşkıya başının adinin adisi bir mücrim olduğu ve ölüm cezasından bağışlanmış ve müebbet hapse hüküm giymiş, cezasını çekmekte olan birisi olduğu biliniyor. Öyleyse neden durmadan dışarıya talimat yağdırmasına izin veriliyor?
Yoksa O'nun böyle bir irtibatı ve rolü sürdürmesinde Devletimizin bekası adına fayda uman birileri mi var?

Devlet bu konuda daha fazla tavizkar davranamaz. Eğer bu gidişat devam eder ve tedbir alınmaz ise açılım maçılım hikaye olmaktan öte gitmez.

Öncelikle İmralı'nın sesi kısılmalıdır, kesilmelidir. Ellerinde cetvel, bebek katilinin tıkıldığı cezaevinin kaç santimetrekare olduğunu ölçen ve bunu da bir marifetmiş gibi kamuoyuna açıklayan siyaset cücelerini de susturmak gerekiyor. Bu da Devlet Yetkililerinin işidir.
Bugünlerde Demokrasiyle izahı mümkün olmayan bir yıkıcı kalkışma hareketi tüm ülkeyi ve bütün vatandaşlarımızı artık en kötü şekilde rahatsız etmeye başlamıştır.
Bu ülkenin polisine , askerine saldırılmakta, acımasızca katledilmektedir.
Halkın işyerleri yakılıp yıkılmakta, tahrip edilmektedir.
Ne zaman nerede, ne yapacağı bilinmeyen eşkıya güruhu çoluk çocuğu kullanmakta, halkı canından bezdirmektedir.
"Artık bıktık, ne olacaksa olsun da bu beladan kurtulalım" diye homurdanan bir toplum oluşturulmaktadır.
Devlet bunun önüne geçmelidir.

Hukuk mercileri görevlerini acilen yerine getirmeli, Türkiye büyük Millet Meclisi bu konuda üzerine düşeni yapmalı ve artık hükümet de şu hala ne olduğu anlaşılamıyor denilen açılım konusunda ne yapacaksa yapmalıdır.

"Açılım"ın herkesçe aynı şekilde anlaşılacak açıklaması vakit kaybedilmeden yapılmalıdır.
Yani "Kürtler ne istiyor?" sorusunun ikinci şıkkına asıl cevabı verecek olan devlettir, hükümettir.
"Kürtler şunu istiyor ve bu meşru haktır, vereceğiz" şeklinde bir izaha ihtiyaç varsa bunu DEVLET yapmalıdır.

Türk Milleti kendinden bir parça saydığı Kürt kökenli vatandaşlarımıza karşı gayet olumlu, iyi niyetli ve samimi duygular içinde davranmaktadır.
Kürtlerin Kürt olmayanlardan, vatandaşlık hak ve vecibesi yönünden ne farkı vardır?

Eşkıyalığın önünü halk değil, devlet kesmelidir.
Zaman tamamen aleyhimize çalışırken daha fazla genişlik ve sabır göstermek devlete yakışmıyor.

Kapatılan DTP'lilerin Meclis'e gitmeme ve çalışmalara katılmama kararı " Sine-i Millete dönme " kararı olamaz. Devamsızlık edip maaş almayı planlayacak kadar uyanıklığı tercih ettikleri anlaşılıyor. Asla buna fırsat verilmemelidir. İstifa ederlerse Yüce Meclis toplanıp bunu kabul etmelidir. Onlar olmadan da Türkiye Büyük Millet Meclisi görevini yapar.
Bu ülkede yaşayan Kürt kökenli milyonlarca vatandaşımız artık kendilerini temsil kabiliyetini kaybetmiş olan bu bölücü kadroların siyasi tavrına onay vermiyor.
Bu gerçek bilinmeli ve meseleye buna göre yaklaşılmalıdır.


HÜSEYİN TANRIKULU

Yazıların Yeni İstiklal.com sitesindeki köşemden takip edilebilir.

3 Aralık 2009 Perşembe

BU YAZIYI VATAN HAİNLERİ DE OKUSUN!..

Osmanlı Devleti’nin son yüz küsur yılı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yüz yıla az kalmış olan şu zaman diliminde, Anadolu toprağı’nda bağrımıza bastığımız insanların hemen hemen yarısı göçmendir. Yani asıl memleketlerinden Anadolu’ya,Türkiye’ye gelmiş olan etnik kökeni ayrı insanlardır.

Ünlü bir nüfus bilimcisi olan Prof.Justin Mc.Carthy’ye göre, sadece 1821-1822 yılları arasında 5 milyondan fazla Müslüman ülkelerinden zorla çıkarıldı ve sürgüne yollandı.

Aynı araştırmacının tespitine göre,5.5 Milyon Müslüman da savaşlar sonucu ya da açlık ve yokluktan hayatını kaybetti. Doksan üç Harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Balkanlarda ve Kafkasya’da milyonlarca Müslümanın keza yerlerinden yurtlarından edildiğini biliyoruz.

Bizim tarihimizde Doksan üç muhacereti olarak bilinen göç hareketi ile 1912-1913 yıllarında cereyan eden Balkan harbi sonunda ortaya çıkan göç dalgası meşhurdur. Bunlara ilaveten yakın tarihimizin en dramatik göç hareketi ise “ Mubadele” dir.

Türkiye ile Yunanistan 30 Ocak 1923 tarihinde bir sözleşme ve protokol imzalayarak, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Türkiye’de İstanbul’da yaşayan Rumlar dışındaki Rum ahalinin karşılıklı olarak göç ettirilmesini sağlamışlardı. Yani Rumlar Yunanistan’a gidecekler, Yunanistan’daki “Müslümanlar” da Türkiye’ye geleceklerdi.
Buna mubadele anlaşması denilmişti. Göçmenler ise “ Mubadil” olarak adlandırıldı.

Bu mübadelede yurtlarını terk edip başka mekanlara taşınan insanların büyük acılar çektiği bilinmektedir. Zira hiçbir insan kendi doğup büyüdüğü ve yurt edindiği topraklardan zor yoluyla sökülüp atılamaz. Atılsa bile o insanın gönlü, aklı, hevesleri hep ilk yaşadığı yerde takılı kalır.
Hiç şüphesiz Yunanistan’a giden Rumlar da Türkiye’ye gelip yerleşen Müslüman ahali de hep kendi yurdunun özlemiyle yaşamıştır. Karşılıklı sürgün hareketi bu insanların haklarına tecavüzden başka bir işe de yaramamıştır.

Bizim burada konuyu ele almamızın maksadı vardır. Bu maksadın ne olduğunu sanıyorum sizler de bilmektesiniz. Ama hatırlatma babında ele almış olalım.

Efendim, son 200 yılda Türkiye nüfusunun yarıya yakını muhacirlerden oluşmuştur diyoruz.Türkiye nüfusu içinde etnik kökeni başka vatandaşlarımız da var.

Dikkat ederseniz Mübadele Muhacirleri için doğrudan “ Türk” yerine “ Müslüman “ diye bahsettim.

Zira onların bugün bile “ Ben Arnavutum”, “Ben Boşnak’ım”, “Ben Pomak’ım” dediklerini ve “Ben Türk’üm” demek yerine öncelikle etnik mensubiyetlerini telaffuz ettiklerini biliriz.
Esasen yıllardır biz Türkler onları kardeş bellemiş, bağrımıza basmış, kız alıp-vermiş, hısım akraba olmuşuz. Bugün de hala aynı şekilde yaşayıp gitmekteyiz. Hatta memleketin en verimli arazilerine onlar iskan edilmiş, memleket idaresinde onlar biz Türk asıllı olanlardan daha çok söz sahibi olagelmişler ve bizler bundan asla gocunmamışız.

Gelelim Türkiye’de yaşayan en büyük etnik gruba..Yani Kürt asıllı kardeşlerimize.

Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi haline gelen ve getirilen “ Kürt sorunu” konusunda da bizlerin asla ülkemizdeki diğer etnik gruplardan daha farklı davranmamız ve devlet çapında bu vatandaşlarımıza değişik muamele yapmamız hiç mi hiç sözkonusu olmamıştır.

Meselenin neden, niçin ve nereden kaynaklandığını bilmeyen yoktur. Mesele tamamen dış güçlerin oyunu olup, Türkiye’yi bölüp parçalama niyetiyle oluşturulan bir fitnedir.
Bu öyle bir fitne ki, bizi yöneten siyasi kadroların aymazlığı ve hataları, kamuoyunu oluşturan odakların sorumsuz, keyfi ve maksatlı faaliyetleri, medyanın şuursuzca ve neyi ne için yaptığını bilmeden meselenin ucundan kenarından çekiştirip kamuoyunun aklını karıştırması, olumsuz haber ve yorumlara yer vererek kamuoyunda çok geniş çaplı bir endişenin yayılmasına sebebiyet vermesi ile önümüzde bir “ Beka meselesi “ oluşmasına yol açmıştır.

Evet, bugün bir avuç satılmış PKK’lı kürt eşkıyası katilin bertaraf edilememesi ve kökünün kazınamaması, bağrını, kucağını her kökenden insana açmış ve neyi var neyi yoksa bütün bu insanlarla paylaşmış olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun sadık vatandaşları artık şahid olageldiği ihanet ve saldırılar karşısında bekasını ve geleceğini düşünür olmuştur.

Türk Milletinin sabrı, iyi niyeti, tahammül gücü ve imanı bütün bu olumsuz gelişmelerin üstesinden gelmeye muktedirdir.

Demokrasiyi ve bu beşeri hürriyet nizamının sınırsız zannedilen imkan ve fırsatlarını üzerinde yaşadığı toprakların asıl sahibi olan Türk Milletine ve bu necip milletin vefakar ve fedakar insanlarına hıyanet için kullanmaya çalışanlar elbette bir gün bunun bedelini çok ağır bir biçimde ödeyeceklerdir.

Açılım-maçılım fasaryadır.
Hiç kimse Türk Milletine ihanetinin hesabını vermeden bu topraklara gömülemeyecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oturup, bu devlete hizmet vadi için,sadakat için yemin ederek ekmek bulamayan fakir fukaranın hakkından milyarlarca maaş alıp bu millete ihanet edenleri ne tarih, ne millet ve ne de Devlet asla affetmeyecektir.

Altlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin malı olan kırmızı Plakalı lüks Meclis otolarıyla eşkıyaya destek verenleri de kusura bakmasınlar bu millet asla affetmeyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmadan Anadolu’ya akın akın Müslüman muhacirler gelmekteydi. Bu Cumhuriyeti kuran Büyük Atatürk’ün çaresizlik içinde Mübadele yoluyla Yunanistan’dan gelen Müslümanlar için İslam dünyasından yardım isteyen beyannamesini yüreğimiz burkularak ve göz yaşlarıyla okuduk.

Sizler de Atatürk’ün 1 Mayıs 1923 tarihinde yayınladığı beyannameyi okuyup iyice bir düşünün.

Hatta bu memleketin ekmeğini yiyip suyunu içen ama ihanet eden alçaklar da okusunlar ve olmayan vicdanlarına dönüp ne durumda olduklarını ve ne yaptıklarını gözden geçirsinler.

Türk Milleti Allah’ın inayetine güvenerek, hayatını kurtarmaya, yaşamak hakkına malik olduğunu dünyaya göstermeye azmettiği gün biliyorsunuz ki, bütün vesaitten mahrum, yalnız iman ve aşk-ı istiklal kuvvetine malikti. Türkler; bu sayede istihsal ettikleri zaferle mücadelelerini tenvic ederlerken,alem-i İslam’ın pek ulvi bir alaka ile mütehassis olduklarını şükranla görmüş ve bunu daima minnetle yad etmekte bulunmuştur.
İşte bu alakaya istinaden şimdi de din kardeşlerimizden yine kendi kardeşleri için şefkat ve merhamet rica ve tavassutta bulunmuştur.
Türk Milleti zafere kavuştu; fakat elyevm muazzam bir iş karşısındadır.
Yunan idaresi altındaki dindaşlarımızın mübadelesi ve Türk toprağında iskanları..
Bütün gün muhtelif mahallerden gelen feryadnameler, her Müslüman kalbini refte getirecek, her müslümanı ağlatacak derecede acıklıdır. Bunların bir an evvel kurtarılmaları artık her şeyden evvel bir vecibe-i diniye olmuştur.
Bizler gibi birer yuva sahibi olan ve yekünü altı yüz bin’i geçen kardeşleri Türk toprağına kavuşturmak, ıstıraplarına, sefaletlerine hitame vermek pek büyük bir iştir.
Kardeşler,
Türk Milleti ne kadar vesaite malik olursa olsun, bu vesait yine kafi değildir. Harp esnasında Yunanlıların ayak bastıkları Anadolu mamureleri bugün birer virane olmuştur; Yunan hırs-ı cinayetine kurban giden kardeşlerin toprakları da harabeye dönmüştür.

İşte Dindaşlar; Bu yerleri imar etmeye, düçar oldukları mahrumiyet ve sefaletten bir an evvel halas edilmeleri lazım gelen Yunan idaresindeki Müslümanları buralarda iskana, Altı Yüz Bin kişiye ekmek vermeye, meva bulmaya çalışan Türkler, kardeşlerinin sefaletten telef olmamaları için Alem-i İslam’ın mürüvvetine müracaat ediyor.

Dindaşlık rabıta-i kudsiyyesinin feyyaz tecelliyatına ümidvar ve muntazır bu zavallı kardeşlerimiz için müşterek bir hayır ve şefkat müessesesi olan Hilal-ı Ahmer’in vaki olacak teşebbüsatına bütün Alem-i İslam’ın seve seve ve kemali memnuniyetle zahir olacağından şüphem yoktur.

Hilal-ı Ahmer, bu dini vazifesinde de muvaffak olması için Alem-i İslam’ın lütuf ve muavenetine arz-ı ihtiyaç ediyor. Yapacağınız en ufak bir muavenetin birkaç Müslüman ailesinin hayatını kurtaracağını düşününüz. Doğrudan doğruya aynen ve nakden gönderilecek ianet de şükranla kabul edilecektir.

Bugün ezici bir harman içinde bulunan ve yarın iskan ve iaşe edilmek için bin müşkilatla pençeleşecek olan Rumeli Müslümanlarının yegane istinadgahları imanları ve yegane ümitleri Din kardeşlerinin ulviyet ve necabetidir.

Cenab-ı Kebira cümlemizin yardımcısı olsun.

Gazi Mustafa KEMAL”


Milli Mücadelesini zaferle sonuçlandırmış Türk Milleti kürt kardeşleriyle birlikte bu yurdu kurtarmış ve ebedi vatan yapmıştı. Bu vatan topraklarına çok yakın tarihte komşumuz Irak’ın kuzeyinden kaçıp sığınan binlerce kürde de Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti kucak açmış ve onları aylarca beslemiş idi.

Milli Mücadele ve takip eden yıllarda yiyecek bir avuç darı bile bulamayan Mehmetçiklerin bize emanet ettiği bu vatanı bölüp parçalamaya çalışanlara artık büyük ve güçlü Türkiye’de bugün fırsat verilmesi asla söz konusu olamaz.

Bugün Türk Milleti dişinin etini somuracak kadar ekonomik sıkıntı içinde dahi devletinin haklarını verip bu ülkenin kalkınmasına ve gelişmesine çalışmaktadır. Doğu ve Güneydoğu’ya yapılan yatırımlar, bu bölgelerimizin kalkınması için harcanan paralar ve bölge halkının geleceği için yapılan çalışmaların bedeli ayaklanıp ihanet etmek mi olmalıydı?

Biz inanıyoruz ki, bu bölgedeki vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti artık anarşi,terör ve bölücülükten yılmıştır. Onları istismar edenlerin en önde gelen siyaset cambazları hep ağadır.
Feodalitenin devamı için devlete hıyaneti bile fütursuzca sürdürmektedirler. Hepsinin onlarca köyü,binlerce dönüm arazisi, yüzlerce köle ve marabası vardır. Seçim zamanı da onların oylarını zorla tehditle alıp, Belediye Başkanı, Milletvekili vesaire olmaktadırlar. Bu açıkça bilinen bir gerçektir.

Ama onların Türkiye’nin düşmanlarıyla bir olup başını belaya sokmak istemelerine bu Millet asla fırsat vermeyecektir.

Bebek katilinin Milyonlar harcanarak yapılmış yeni cezaevinden memnun olmadığını açıklayıp tehditler savurması, maalesef bizim fikirsiz, akılsız ve şuursuz medya maymunları tarafından gazetelerde duyurulmuş, Türkiye’de zavallı eşkıya kırıntıları da milletin karakollarına saldırmış, vasıtalarını yakmış, halkı tedirgin edecek eylemlere girişmişlerdir.

Bu eşkıyalığa çanak tutanlar da onlar gibi bu memleketin ekmeğini yiyip suyunu içen, tüm imkanlarından burunlarından gelene kadar yararlanan ama bunun kıymetini bilmeyen şerefsizlerdir.

Türk Milleti her şeyin farkındadır ve sabırla, teenniyle olup bitenleri izlemektedir.
Bakalım Mevla neyler, neylerse güzel eyler.


Hüseyin TANRIKULU


“Not; Milli Mücadelemiz sırasında Türkiye’ye Afganistan ve Hindistan’daki Müslüman kardeşlerimizin maddi yardımlarda bulunduğu bilinmektedir. Bugün Amerika Birleşik Devletleri bizden Afganistan’da savaşmak üzere asker istemeye yeltenmiştir. Böyle bir cinayet niyetine iştirak etmeyecek kadar vefalı ve ferasetli olduğumuz muhakkaktır”




04 Aralık 2009

DUBAİ'NİN ÇÖKÜŞÜ YA DA ARABIN RÜYASI

Doksanlı yılların ilk yarısında Birleşik Arap Emirlikleri Basın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün davetlisi olarak Abu Dabi'ye gitmiş ve birkaç günlük bu ziyaretimin arkasından bir yazı dizisi hazırlamıştım.

O tarihlerde Birleşik Arap Emirlikleri'nin Devlet Başkanı merhum Şeyh Zayed Bin sultan El Nahayan idi.

Altı emirlikten oluşan Birleşik Sultanlığın lideri Şeyh Zayed, yüzyılın dahi Arap liderlerinden birisi olarak tanınıyordu. Allah'ın çölünü akıl almaz bir planlama ve gayretle İsviçre gibi modern şehirlere kavuşturuyordu.

O yıllarda Arap Peninsulası'nda Emirlikler Şeyhi Zayed Devlet Başkanı merhum Cabir El Ahmed El Sabah, Suudi Kralı merhum Fahd bin Abdülaziz , Ürdün Kralı merhum Hüseyin bin Tallal, Irak Devlet Başkanı merhum Saddam Hüseyin, Umman Sultanı Kâbus, ülkelerinde medeni dünyaya ayak uyduracak bir kalkınma yarışı içindeydiler.

Bunlar içinde en garibanları ise Yemen'di.
Yemen de ikiye ayrılmış, bir bölümü sözde komünist yönetimin hakimiyetinde, diğeri fakru zaruret içinde bir ülke…

Liderlerinin dirayetli(!) yönetimi altında bu arap ülkelerinin son 20 yılda başına gelmeyen kalmadı.

Çünkü aynı dine mensup , aynı soydan Arap Milletlerinin hiçbir konuda anlaşamadığı görülmüştür.

Bir meşhur darbı mesel vardır; "Arapların ittifak ettikleri tek konu, ittifak etmemektir" diye.

Bu, günümüzde de aynen geçerlidir.

Önce 22 Eylül 1980'de başlayan ve 7,5 yıl aralıksız devam eden İran-Irak savaşı, daha sonra Irak'ın Küvet'i işgali sonucu bölgeyi tam bir kaosa sürükleyen sıcak gelişmeler ve tabii ki 1949 yılından bu yana ardı-arkası kesilmeyen Filistin olayları ile Yahudilerin Ortadoğu'da kurdukları suni devletin hiç bitmeyen kanlı baskısı…
Sıkıntı…sıkıntı…sıkıntı…

Esasında tamamı Türkiye'yi ilgilendiren bu gelişmelerin ağır baskısı ile sürekli istikrarsızlığı körükleyen siyasi olgular, görünürde sadece Birleşik Arap Emirliklerini ya da bölgede yer alan diğer Arap ülkelerini değil, tüm İslam dünyasını etkilemektedir.

Katar'ı ayrı tutarak Birleşik şeyhliklerin gelişmesini Avrupa-Ortadoğu-Uzakdoğu ekseninde cereyan edecek olan ticari sirkülasyona bağlı bir atlama noktası kabul eden batılı sermaye; bu ülkelerdeki akıl almaz, sip-sivri yapılaşma hevesi karşısında dişini bilemekte ve sinsice planlar yapmaktaydı.

Yani Emirlikler gözaltındaydı.

Kapitalist Batı'nın perde arkasındaki tek söz sahibi ise şüphesiz Siyonist odaklardı.
Dolayısıyla İsrail'in arkasında yer alan bu güç odakları, hesabını hep Arap dünyasında Singapur ya da Tayvan örneğinde olduğu gibi, istikrarlı büyümeyi ve kalkınmayı realize edecek bir iradenin teşekkül etmesini önleyecek yollar üzerine yapıyordu.

Dubai başta olmak üzere Birleşik Emirlikler Şeyh Zayed'in elde ettiği petrol geliri sayesinde İsrail'den daha sağlam bir kalkınma zemini üzerine koyduğu hedefler doğrultusunda Körfez'in parlayan yıldızı olmuşlardı.

Burada temerküz eden ekonomik dinamizm Batı'yı ve Siyonist çevreleri kıskandırıyordu.

Dünyanın en modern havalimanları, 7 yıldızlı turistik otelleri, deniz üzerine para zoruyla kurulan ve akıl almaz lüks içinde yüzen Arap şeyhlerinin keyif çatacakları villalar, alış-veriş merkezleri, dünyanın en lüks otomobillerinin gezindiği ve tamamı on kilometreyi geçmeyen geniş yollar, otobanlar, gökdelenler,gökdelenler….

İstanbul'un dörtte biri kadar nüfusa sahip bu Arap Şeyhliklerinden başka Ortadoğu'da nice perişan Müslümanlar da yaşamaktaydı.

Mesela Filistin halkı…
İsrail'in evini başına yıktığı mazlum Araplar.

Şimdi olanları görüyorsunuz değil mi?

Birleşik Arap Emirliklerinden Dubai'nin 60 milyar Dolarlık borcunu 6 ay gibi kısa bir süre ertelemek istemesi dünya çapında mesele olup çıktı.

Onlar bu sıkıntıya global ekonomik kriz sebebiyle mi düştüler?
Kesinlikle hayır!

Siyonist çevreler bu krizi bahane bilip Birleşik Emirliklerin Burç-El Arap'ının temelinden en önemli taşı söktüler.

Şeyhlerin borsa'daki kağıtları artık para etmemeye başladı. İşler bozuluverdi.

Tam bir kaos yaşanıyor.
Kalenin bucu şimdi sallanıyor.

İşin kötüsü Emirlikler de kendi içlerinde acımasız ve anlaşılmaz bir rekabet içinde olduklarından, kimse diğer şeyhin borcunu üstlenmez.
Netekim açıklamalar bu yönde olmuştur.

Sözün özü; Arabın rüyası son bulmak üzeredir.

Kendi kardeşleri ateş altında ve İsrail'in zulmü sebebiyle yıllardır çile çekerken, Arap Şeyhlerinin baş döndüren israf, şatafat ve görgüsüz, hesapsız işleri sonunda başlarını ağrıtmaya başlamıştır.



Hüseyin TANRIKULU



03 Aralık 2009

MEDENİ İSVİÇRE’YE BAKIN HELE !

Kesin tarihini hatırlamıyorum ama, bunda 20-25 yıl kadar önce Rusya’dan İsviçre’ye bir grup Ortodoks Rus muhaciri gelmişti.
Bu göçmenlere ülkenin Zürih başta olmak üzere bazı şehirlerinde ikamet izni verilmişti.

Rus göçmenlerin de kendine göre dini vardı, inancı vardı. İbadethaneye de ihtiyaçları vardı.
Bazı şehirlerde bir Ortodoks kilisesi kurmak istediler.

Buna İsviçre hükümeti hemen karşı çıktı:

- Biz Laik bir ülke değiliz. Katolik bir toplumuz. Burada Ortodoks kilisesi yapamazsınız!..

Rus göçmenler İsviçre mahkemelerine baş vurdular.
Dini özgürlük istediklerini ve kendilerine ibadethane yapma izni verilmesini istediler. Mahkeme ise konuyu halk oylamasına götürme kararı aldı.
Sonunda halk oylaması yapıldı. Referandumda, Rus göçmenlere kilise yapma izni çıkmadı.

Göçmenler bunun üzerine Yüksek mahkemeye baş vurdu. İş uzadı da uzadı..
Sonunda göçmenler direndi ve Avrupa Adalet Divanı’na gitme tehdidi ile kısıtlı sayıda kilise yapma izni kopardı.

İsviçre böyle bir memleket işte..

Hani şu medeni kanunumuzu aldığımız İsviçre!..

Sözüm ona hak, adalet,demokrasi, medeniyet denildiğinde ilk akla gelen gelişmiş Avrupa ülkesidir İsviçre..

Oysa bana göre dünyanın en üçkağıtçı toplumudur.
Tüm dünyanın hırsızlık kara paralarının bekçisi İsviçre’dir.
Yani kara para aklayıcısı bir ülke.
Dünyada ne kadar silah kaçakçısı varsa serveti İsviçre’dedir.
Dünyada ne kadar eroin, kokain kaçakçısı varsa onların haram serveti de İsviçre bankalarında yatar.
Bu ülkede yetmiş iki buçuk milletin fertlerine yer vardır. Yeter ki hırsızlık parası olsun.

İsviçre Avrupa Birliği’ne bile üye değildir.
Üyelik için başvursa alınır mı bilmem?

Hoş Avrupa Birliği’nin tüm karakteristik özelliklerini üzerinde taşıyan acayip bir ülkedir ya!..

İsviçre’de 300 bin dolayında Müslüman yaşamaktaymış.

Tabii bu kadar Müslümana ibadethane de lazım. Netekim yapmışlar. Bazı camilerine minare de yapmışlar. Ama kimi İsviçreli kefereler bundan rahatsız olmuş.
Rus göçmenleriyle aynı dinden ama ayrı mezhepten olduğu için anlaşamayan bu kafa hiç Müslümanlara tahammül edebilir mi?
Tutturmuşlar “ Minare yapamazsınız” diye..

Hikayenin sonunu biliyorsunuzdur. İsviçre Hükümeti konuyu halk oyuna götürmüş.
Sonuç “ İsviçre’ye minare yapılamaz!” şeklinde çıkmış. Başka ne beklenirdi ki?

Bizim Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da “ Avrupa’yı içselleştiremediğini” belirterek İsviçre’yi yumuşak bir üslupla tenkid etmiş. Yine de Allah Razı olsun. Dışişleri Bakanımızın da kulakları çınlasın!..


MECLİSİMİZİN KOLTUKLARI

Yeri gelmişken şu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ceylan derisi kırmızı koltuklarına dair kamuoyunda dolaştırılan dedikodulara da değinmek isteriz.

Efendim, Çevre Bakanımız Veysel Eroğlu önemli bir tespitte bulunmuşlar:

-Bu turuncu koltukların rengi insanı tahrik ediyor ve hırçınlaştırıyor!

Kültür Bakanımız da meclisin koltuklarını beğenmediğini belirterek, genel kurulu konser salonuna benzetiyor.

Bakın başımıza gelenlere..
Dr. Mustafa Kalemli’nin siyasi hayatına son vermelerinden belliydi bu koltukların turunculuğu….

Ah turuncu koltuklar ah!..

Sizi atıp birkaç Trilyon daha harcasalar da bu defa krokodil derisinden koltuk yaptırsalar memlekette sorun kalmaz.
Bu ara bazı mobilyacılar yolunu bulur. Bakarsınız yeni bir skandal daha yaşanır. Ama olsun. Memlekette bu Meclis yapısıyla yapılabilecek en hayırlı hizmet, Sayın Vekillerimizin sinirlerini yatıştırma adına yapılacak koltuk yenileme işidir.

Meclis Başkanımıza hararetle tavsiye ederiz!
Memlekette ne kadar resmi kotuk varsa çöpe atılıp yenilense daha iyi olur. Hani piyasaya biraz hareket de gelir. Durgunluktan canımız çıkacak!..

Vah Vah Vah!..


Hüseyin TANRIKULU





01 Aralık 2009

27 Kasım 2009 Cuma

KURBAN ve KARŞI ÇIKAN KEÇİLER

Bugün Mübarek Kurban Bayramı.

Milletimize ve tabii İslam alemi ile tüm insanlığa hayırlar getirmesi niyazı ile bayramınızı tebrik ediyorum.Sağlık, afiyet, huzur ve mutluluk içinde nice bayramlara erişmemiz için dua ve niyazda bulunuyorum.

Sevgili Okuyucularımız,
Biliyorsunuz son yıllarda her dini ibadet ve yöneliş karşısında rahatsızlık belirten ve bu sebeple kamuoyunu olumsuz etkilemeye çalışan kişiler ortaya çıkıyor. Bu kişilerin görüş ve düşünceleri kamuoyunda derin görüş ayrılıkları ve tartışmalara yol açıyor. Maalesef, medyanın da buna vasıta ve alet olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz.

Cahilce ve saygısız bir biçimde milyonlarca insanımızın asırlardır inanarak yaptığı ibadetlere karşı çıkanların bu davranışlarının her alanda ve her konuda görülüyor olması, esasen toplumsal sıkıntılarımızın da bir sebebi olarak kabul edilebilir.

Bu olumsuzluğa sebep olanlar kurban bayramları geldiğinde hayvan kesiminin bir cinayet olduğu fikrini yaymaya çalışıyorlar.Bunun için inançlara saldırmaktan geri durmuyor ve olmadık tartışmalara zemin hazırlıyorlar.

Bazı çevreler kurban kesmenin ekonomik açıdan israf olduğunu savunacak kadar ileri gidiyorlar.

Kimi sözde teologlar ve din bilgini diye tanınmayı başarabilmiş soytarılar da kurban kesmenin şart olmadığını ve bundan vazgeçip ihtiyaç sahiplerine para yardımı yapılmasının daha iyi olacağını söylüyor ve tepki topluyorlar.Halbuki İslam'ın şartlarından birisinin de zekat vermek, yani para yardımı yapmak olduğunu unutur gibi davranıyorlar.

Tüm bu olumsuzluklara bizim toplumumuzun genelde itibar etmediğini ve Müslüman Milletimizin her kurban bayramında kurban kesme vecibesini yerine getirdiğini memnuniyetle görüyoruz. Bu sayede yeterince et yeme imkanında olmayan ihtiyaç sahipleri kesilen kurban etleriyle memnun ediliyor. Bu ibadet insanlık aleminin bizce en değerli, müstecap ve makbul ibadeti olarak bilinmesi gerekiyor.

İsrafın zirvesinde boğulmuş olan tüketim toplumlarının çağımızda ne durumda olduğunu izah eden bilgiler, Allah rızası için kurban kesmenin ne lüzumlu ve değerli bir ibadet olduğunu anlatacaktır.

Bugün tüm dünyada en fazla 600 milyon Müslümanın kurban kestiği kabul edilirse şöyle bir hesap çıkar:

Büyük ve küçük baş hayvanların dünya ortalamasında fiyatı 300 Dolar civarındadır. Yani tüm dünya Müslümanları 180 Milyar Dolarlık yani yaklaşık ( ortalama ) 255 Milyar Liralık kurban kesmiş olacaktır.

Kesilen tüm kurbanlar yine tüm İslam alemi ya da insanlık aleminin tümü tarafından yılda ortalama olarak kasap kesimi yoluyla et ihtiyacı için kesilen hayvanların 200’de biri civarında olmaktadır.

Kesilen kurbanların eti sokağa atılmadığına göre, hayvan kesiminden insan aleminin kaybı değil kazancı söz konusu olmakta, dolayısıyla ekonomik zarar asla düşünülemeyecek bir husustur.

Oysa bakınız bazı tespitleri nasıl görmezden geliyoruz.

• Dünyada makyaj malzemesine harcanan para 18 Milyar Doları bulmaktadır.Oysa tüm kadınların üreme sağlığı yani hayatiyeti için gerekli olan para 12 Milyar Dolar’dır.
• Avrupa ve Amerika’da evde beslenen hayvan mamasına harcanan para 17 Milyar Dolar’dır. Oysa tüm dünyada açlık ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli olan para ise 19 Milyar Dolar’dır.
• Parfüm için harcanan para 15 Milyar Dolardır. Halbuki evrensel okuryazarlığın sağlanması için gerekli olan para sadece 5 Milyar Dolar’dır.
• Keyfi deniz seyahatlerine harcanan para 14 Milyar Dolardır. Buna mukabil,dünyada herkese temiz su temini için gerekli olan para 10 Milyar Dolar’dır.
• Sadece Avrupa ülkelerinde dondurmaya harcanan para 11 Milyar Dolar’dır. Tüm dünyada çocuklara uygulanması gereken aşılar için lüzumlu para 1.3 Milyar Dolar’dır.
• Satışa hazır hale getirilecek olan 1ton altını elde etmek için 300 bin ton atık üretiliyor.Yani sadece bir alyans yüzük için ortaya çıkan atık 3 ton olmaktadır. Üstelik bu atıklar siyanür ve bazı zararlı kimyasallar içermektedir ve doğayı, çevreyi önemli ölçüde kirletmekte, yani zararlı olmaktadır.

Kurban kesilmesine karşı çıkanlar şimdi oturup bu bilgileri değerlendirsinler.

Türkiye’de bugün ve takip eden 3 gün içinde 2 Milyon dolayında kurban kesileceği tahmin edilmektedir. Bu kurbanların maddi değeri(Ortalama) tahmini olarak 900 Milyon Lira civarında olacaktır. Kesilen kurbanların etinden bizim insanlarımız ve özellikle de hali vakti et yemeğe yeterince el vermeyen insanlar yararlanacaktır. Kesilen kurbanların derisi de endüstride değerlendirilmekte ve ekonomimizde bir değer ifade etmektedir. Öte yandan kurbandan insanlar dışında bazı evcil ve evcil olmayan hayvanlar yani kedi ve köpekler bile yararlanmaktadır.
Yani çok önemli bir sevabın içine daldığımız mübarek günlerde bulunuyoruz.

Kurban kesimi, önemli bir dini vecibe ve çok değerli bir gelenek olarak Ceddimiz İbrahim Aleyhisselam’dan bu yana yaşattığımız bir gelenektir.

Bu kıymetli geleneği yaşamak ve yaşatmak ise bizden sonra gelecek nesillere bırakacağımız en önemli bir mirastır.
Bildiğiniz gibi, bu Yüce Dinimizin bize yüklediği Kurban kesme yükümlülüğü sadece bir tek güzel vecibe değildir. "Bir" çok güzeldir. Her şey "Bir" ile başlar.Bir olmasa iki de olmaz.

Senede bir kere kurban kesilmesine mutlak ihtiyaç vardır. Her şeyi ihtiyaçtan fazla kullanan ve çoğu zaman da başkalarının hakkı olana el uzatarak her konuda müsriflik yapan nice nadanların, sınıf atlama edebiyatı yaparak çoğu dini mükellefiyetlerden kaytarmaya çalıştığı ve kurban kesmekten bile kaçındıkları görülüyor.

Kurbanı israf sayanlara Allah akıl fikir versin.

Her gün 5 Milyon Liralık sigara içenlerin iki aylık sigara parasını verip kurban kesmekten kaçınmasını anlamak mümkün değildir. Bir de israf edebiyatı yapmıyorlar mı, şaşılacak iş.

Hayırlı bayramlar efendim…




Hüseyin TANRIKULU
27 Kasım 2009

23 Kasım 2009 Pazartesi

İKİ DOSTUN ARDINDAN- Ergun Göze ve Ömer Lütfü Mete

Bugün sağlığım, halihazır fiziksel ve ruhsal durumum çok değerli bir dostu kaybetmenin acısıyla yazı yazmama elverişli değil.
Ne var ki;
Bundan kısa bir süre önce, fikir ve düşünce hayatımızın önemli şahsiyetlerinden olan ve bendenizin çok samimi dostluk ilişkileri ve bağlarıyla bağlı bulunduğum Ergun Göze Ağabeyimizi kaybetmiştik.

Önceki gün eve geldiğimde eşim gayet üzüntülü ve tedirgin bir ifadeyle" Ömer Lütfü Mete'yi kaybetmişiz" dedi.

" İnna lillah ve innâ ileyhi raciûn"

**

Ergun Göze ve Ömer Lütfü Mete…

Ergun Göze merhum, bizim yaşta da, yolda da büyüğümüzdü. Hatıralarımız, paylaştığımız ortak değerler, ideolojik, fikri ve hemen hepsi hayatımızın tüm hacmi içinde yer bulmuş, hemen hemen her şeyde ve her konuda anlaşabildiğimiz bir mütefekkir ağabeyimizdi.

Yurt dışında görevli olduğumuz 80'li yılların sonunda, bir Mart ayında kendisini Brüksel'e davet etmiştim.
18 Mart Çanakkale zaferinin yıldönümü vesilesiyle Belçika, Hollanda, Almanya ve Lüksemburg'taki tüm dostlarımızı da o gün için Brüksel'e davet ederek güzel bir konferans ve anma merasimi düzenlemiştik.

Ergun ağabey ile muhterem eşleri Hicran Göze hanımefendi ve bir müşterek dostumuz olan Kemalettin Nomer ve değerli eşleri ile Brüksel'de, Luksemburg'da güzel günlerimiz geçmişti.

Daha sonraki yıllarda kader bizleri ayrı iş ve ikamet mekanlarına koydu.
Yıllardır bir araya gelememiştik.

İstanbul'a geleli bir ay gibi bir zaman geçti.
Dostlarımızı ve arkadaşlarımızı yeniden görmek, kendi çevremizle tekrar hemhal etmek arzumuzdu ama bir gün, ziyaret listesinin başında yer alan Ergun ağabeyimizin vefat haberi ile sarsıldık.

Elden ne gelirdi ki duadan başka?

Ömer Lütfü Mete merhum'a gelince;

Ömer Lütfü ile akran sayılırdık. Ben ondan 4-5 yaş daha büyüktüm.

Ömer Lütfü Mete'yi gazeteciliğe rahmetli İsmail Oğuz'un Genel Yayın Müdürlüğü'nü, bendenizin de Yazı işleri Müdürlüğü'nü yaptığım "Babıâli'de SABAH" Gazetesinde başlattığımız zaman tanımıştım.

Yani Ömer Lütfü merhumla tanışmamız orada ve 1970'li yılların son çeyreğinde olmuştu.

Daha sonra kabiliyeti sayesinde bizim mesleğin isminden bahsedilen şahsiyetlerinden biri olmuştu. Bir çok eser yazmıştı.
Şairdi , mütefekkir idi.
En önemlisi de imanlı, inadına dürüst, yiğit mizaçlı inandığını da yaşayışı ile gösterebilen dümdüz, dosdoğru bir kardeşimizdi.

Bendeniz O'na ismini kısaltarak hitap eder, "ÖLÜ Mete" derdim.

O da bana hep "İltifat ediyorsun , ben yaşarken ölebilecek kadar değerli biri değilim. Ama yine de teşekkür ederim" derdi.

Yıllarca beraberliğimiz oldu.

Aynı dava, aynı inanç ama farklı yerlerde ve farklı biçimlerde bu memleketin irfanına, kültürüne, atmosferine, mana alemine hizmet, katkı çabası ve telaşıyla ömür tükettik.

Ergun ağabeyi ve Ömer Lütfü Mete'yi artık bu fani alemdeki çabalarına son verip, eserleriyle anılacakları bu hayal aleminden, sonsuzluğa göç etmiş iki kardeşimiz olarak hep yüreğimiz yana yana anacağız.

Yüce Mevla her ikisine de engin mağfiretiyle muamele etsin.

Her ikisinin de yakınlarına, sevenlerine hayırlı ömürler ve sabırlar ihsan etsin.



Hüseyin TANRIKULU

VIR VIR VIR VIR!..

Farkında mısınız, son zamanlarda herkes durmadan konuşuyor:
Vır vır vır!..

Memleket alabildiğine gelişti ya,
Bu ülkede herkesin tuzu kuru ya,
Bebek katilinin bile daha ağırına müstehak bulunduğu tecrid hali kaldırılıp yanına ağır suç işlemiş beş hükümlü daha yollandı ya,
Kimilerine göre bu 5 mücrim de kendileri için özel olarak hazırlanmış bulunan yeni hapishanede kuş sütüyle beslenecek, belki de dışkı kontrolları bile aksatılmadan yapılacak ya,
Üçüncü ihbar mektubu da yollanmış ya,
Bu ülkenin Başbakanı bile 6 ay süreyle dinlenmiş ya,
Memleketimin önde gelen onbinlerce insanı ha bire dinleniyormuş ya,
Kürt açılımı ilan edilmiş de içeriğinde neler olduğu açıklanabilmiş değil ya,
Kürt açılımı lafı tutmayınca, bu açılımın adı “Demokratik açılım” olmuş ya,
Ekonomik kriz teğet geçmeye devam ediyormuş ya,
Merkez Bankası Başkanı’na göre bizim tohumlar geç çimenleşiyormuş ve anlaşıldığına göre kriz bizde daha da devam eden menfi etkilerini sürdürecekmiş ya,
Ekonomik küçülme devam ediyormuş ya,
Konut Edindirme Yardımı (KEY) Ödemeleri hakkı olduğu halde binlerce mükellefe ödenmemiş ya,
Emeklilerle alay eder gibi onların maaşlarına birkaç ekmeği ancak alabileceği kadar maaş zammı yapılmış ya,
İşsizlik yeniden hortlamış ya,
İşsizlik bir yılda 927 bin kişiyi bulmuş ve yüzde 14.8’e ulaşmış ya,
Yüz binlerce vatandaşımız kredi kartı mağduru olarak ömür boyu ödeyemeyeceği borcu yüzünden sürüm sürüm sürünecek ya,
Geçen yıl kuş gribi korkusuyla geçmiş, milyonlarca tavuğumuz itlaf edilmişken, bu yıl da başımıza bir domuz gribi belası çıktı ya,
Devlet tedbir olsun diye trilyonlarca para ödeyerek aşı ithal etti ya,
Bu ülkenin Başbakanı bile “ Ben aşı olmayacağım” deyip çıktı ya,
Aydın Doğan isimli Basın Patronu kalemi sivri birkaç gazetecisinin başına ördüğü çorap yüzünden zor durumda kaldı ya,
Çok değil bundan birkaç yıl evvel Nazım Hikmet başta olmak üzere Yaşar kemal, Çetin Altan ve benzeri solcu yazarlara komunist gözüyle bakıp habire salvo yapan kimi siyaset ve devlet adamları şimdilerde en çok onlara itibar ediyor ve ödüllendiriyorlar ya,
Bu memlekette ayı izi kurt izine karıştı ya,
Fikir haysiyetinden eser kalmadı ya,
Kalemini sadece kendi çıkarı ve cebine girecek üç-beş kuruş için ya da Devlet adamlarının yanında görünüp patronlarına iş bitirmek için, ihale kapatmak için türeyen çok sayıda haysiyet ve şereften yoksun sözümona gazeteciler türedi ya,
Dün söylediğinin bugün tamamen tersini söyleyen ve bunu bir meziyet sanan nev zuhur politika cüceleri türedi ya,
Bu politika cüceleri de parti filan kurdu ya,
Her biri bir televizyon kanalında saatlerce kafa ütülüyor ve yüzsüzlüğün dik alasını yapıyor ya,
Bu memleketin para eder neyi varsa satılıyor ve elde edilen paralarla iyi kötü biraz hizmet yapılıyor ya,
Ülkenin dışarıdan bakıldığında, gelişen, büyüyen ve gayet dinamik bir ülke olduğunu dile getiren çevrelerin aslında bu durumu hazmedemediğini ve durmadan başımıza yeni gaileler açmaya çalıştığını aklı olan herkes anlıyor ve biliyor ya,
Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını bildiğimiz ve haykırıp durduğumuz halde bunu anlamayanların sayısı giderek artıyor ya,
Türkiye’de bir kör dövüşüdür gidiyor ya,
Aklı eren de ermeyen de her gün memleket meselelerini konuşup tartışıyor ya,
Köy kahvelerinde bile saatlerce iskambil oynayıp sigara dumanı altında kendini harap eden milyonların her gün politika konuştuğu görülüyor ya,
Bu memlekette herkes her haltı biliyor ya,
Hiç kimse “ Ben bu konudan anlamam” demiyor ya,
Üçüncü sınıf film aktristleri bile fikir adamı olup çıktı ya,
Başbakanı bile ayağına getirip bir televizyon kanalında uzunca süre geyik yapabiliyorlar ya,
Herkes vır vır vır konuşuyor ya,

Vallahi bendenizin acizane görüş ve değerlendirmesine göre bu iş toplumsal iflasın ve çürümüşlüğün göstergesidir.


.

6 Kasım 2009 Cuma

İŞLER BOZULUNCA

İstanbul dünyanın aynası gibidir. Ayna ama sıradan bir ayna değil, kristal bir ayna...

Dünyanın başına ne gelirse İstanbul’un bunu ilk hisseden şehir olması dikkate değer bir ayrıntıdır.

Küffarın, bulunduğumuz coğrafyaya tasallutunun en çok İstanbul’u, tabii ki dolayısıyla Türkiye’yi derinden etkilemiş olduğunu son yarım yüzyıl içinde yakinen hissetmiş, müşahade etmiş bulunuyoruz.

Bu gözlemlerimize rağmen alınabilecek siyasi sosyal ve ekonomik tedbirleri zamanında alamamış olmanın maddi ve manevi çok büyük zararlarına katlanmak zorunda kalmışızdır.

Üst yanımızdan başlayarak ülkemizi yakından ve derin bir biçimde etkileyen olayları gözden geçirecek olursak, yukarıdaki tespitlerimizin ne kadar haklı ve doğru olduğunu bir kere daha teslim edeceksiniz.

Sovyetler Birliği bir dizi reformlar sonucu, yani Mihail Gorbaçov’un meşhur Perestroyka ve Glasnost devrim aygıtlarının bu “Süper Gücü” parçalayan etkisinden sonra, dizlerinin üstüne yıkıldı. Sovyetler Birliği’nden kala kala Rusya Cumhuriyeti kaldı. Ardından Bağımsız Devletler Topluluğu’nun doğduğu kuzey komşumuzda insanlar uzunca bir zaman her şeyden mahrum yaşamaya mahkum oldular.
Açlık, sefalet, işsizlik ve çaresizlik Rusları ve Rusya’da yaşayan insanları mahvetti.

Ülkenin kültürlü bir topluma ait olmasının yanında esasen maddi kaynaklarıyla birikimlerinin yeterli bulunması Rusların kısa zamanda toparlanmasını sağladı ama Türkiye bundan çok etkilendi.

Müspet ve menfi anlamda etkilendiğimiz gelişmelerin Rus halkına büyük yürek acıları yüklediğini kimse inkar edemez.

Rus kadınlarının çaresizlik içinde ülkelerini terk edip, Türkiye başta olmak üzere kimi komşularına dağılarak, geçim sıkıntısı sebebiyle ırz ve namuslarından fedakarlık yaptıklarını ve birkaç dolar para uğruna insanlar için en değerli şey olan gurur ve haysiyetlerinden olduklarını gördük.

Türkiye’den kazanılan birkaç dolar ile bavullarına Rusya’da satabilecekleri birkaç tane giyim eşyası koyup döndüler ve bunları satıp evlerini idare etmeye çalıştılar. Uzunca bir süre bu kötü ticaret ve çilenin devam ettiği herkesçe biliniyor. Bu durumun ülkemize sadece pespayelik ve ahlak dışı ilişkilerden doğan hastalıkları getirmekten öte bir yararı olduğunu söylemek zordur. Allah’tan, artık eskisi kadar bavul ticareti de kalmamış, öbür ticari faaliyetler de azalmış gibi görünüyor.

Geçelim Bulgaristan ve Romanya tarafına..
Komşu artık Avrupa Birliği Üyesidir. Romanya da..

Onların da binlerce kadın-erkek insanlarını yakın geçmişte İstanbul sokaklarına saldıkları biliniyor. Erkekler amelelik yapıyor, otomobil yıkıyor, kazandıkları paraları memleketlerine yolluyordu. Artık şimdi gelmiyorlar. Avrupa ülkelerine gidiyorlar ve oralarda çalışıyorlar. Avrupa ülkelerinde çok kolay para kazandıkları da biliniyor. Zira çok ucuza çalışıyorlar.

Avrupa’lı dostlarımızın bize yaptıkları en büyük iyilik de bu oldu sanıyoruz.Ama bu komşularımızın da İstanbul’dan tüm Anadolu’ya yansıyan olumsuz etkilerini görmüş ve yaşamış olduk.
İstanbul’da Moldova, Ukrayna ve diğer eski Demir Perde ülkelerinden gelen insan akımlarının bizim toplumumuza verdiği zararları burada sıralamak istemiyoruz.

Bir zamanlar İstanbul Irak başta olmak üzere kimi Arap ülkelerinden gelen cepleri Dolar dolu turistleri ağırlıyordu.
Altlarında son model Amerikan Jipleriyle kara yolundan İstanbul’a gelen bu Müslüman turistlerden hiçbir zarar gördüğümüz söylenemez.
Onlar İstanbul ve Türkiye’den memnundular, biz de onlardan memnunduk.
Ama Batılı ülkelerin desisesi ve Irak ile İran’ın birbirine düşürülmesi bu mutlu ilişkileri zehirledi. Sekiz yıla yakın İran-Irak savaşının ardından Irak’ın Kuveyt’i işgali ile Amerika ve müttefiklerinin Kuveyt’i kurtarmak hesabı ve bahanesiyle Irak’a saldırıp bu ülkenin tüm değerlerini alt-üst etmesi ve yok etmesi bölgemizdeki tüm dengeleri bozdu. Daha sonra Saddam Hüseyin Rejimini yıkıp yerine demokrasi getireceği iddiasıyla Amerika’nın İngiltere desteğiyle Irak’ı işgal altına alması, Saddam Hüseyin’i yıkıp İdam etmesi bu ülkede telafisi imkansız zararlar doğurdu ve ülkeyi büyük bir kargaşanın içine itti.

Bu durumların dünyada ilk etkilediği ve zarar verdiği ülke Türkiye oldu. Ülkemizin Milyarlarca Dolar zarar ettiği biliniyor. İstanbul’un bu durumdan en fazla etkilenen şehir olduğu da biliniyor.

Özetle; Komşularımızda işler bozulunca bizim ülkemizde de işler fena halde bozuluyor. Bir de Türkiye’nin tüm komşularından sorumlu bir devlet olduğu şeklindeki değerlendirmeler ışığında ve de Türkiye’nin uluslar arası yükümlülükleri sebebiyle tüm gelişmelerden derinden etkilendiği bilinmektedir.

Şimdi Türkiye’nin etrafındaki komşularıyla sınırlardaki vize işlemlerini bile kaldıracak sıcak ilişkiler geliştirmesi, tarihteki birlik ve beraberlik ortamlarının benzerini inşa etmeye yönelmesi, Türkiye’nin düşmanlarını tedirgin etmeye başlamıştır. Ülkemizdeki aklını fikrini vahşi Batı’ya ipotek etmiş kimi satılmışlar da tir tir titremeye başlamışlardır. Hep bir ağızdan Türkiye’nin yüzünü Doğu’ya çevirdiğini, İsrail ile arasının bozulmak üzere olduğunu, Batı’dan kopmak gibi bir durumla karşı karşıya kalındığını savunmaya başlamışlardır.

Sanki Türkiye Batı’ya sıkı sıkıya sarıldı da onlar da çok kıymetini bildiler!..

İşler bozulmaya görsün..
Artık Batı’nın işleri ve desiseleri bozulmaya başlamıştır.

Ah bir de bizim ülkemizi içeriden rahatsız eden ve her gün hiç olmayacak uydurma huzursuzluklarla memleketin başını ağrıtan bir avuç beyinsiz takımı olmasa Türkiye hızla güç kazanacak ve şanlı tarihinde olduğu gibi ne diyeceğine ve ne yapacağına herkesin dikkat kesileceği bir ülke konumuna kısa zamanda gelecektir.

İnşallah yakın gelecekte bunu hep beraber göreceğiz.


Hüseyin TANRIKULU

http://www.afyonkocatepehaber.net/

1 Kasım 2009 Pazar

BU ÜLKEYİ KİM İDARE EDİYOR?

Bu yazımın başlığına bakarak bizi yöneten devlet büyüklerimiz alınmazlar inşallah.

Elbette Türkiye’yi kimin idare ettiği biliniyor.
Bizim kastımız başka…

Çağımız iletişim çağı olduğu için Türkiye’yi gerçekten idare eden yetkililer ve iktidar sahipleri değil, Türkiye’de kendinden başka söz sahibi, doğru fikir sahibi ve akıl sahibi insan yokmuş gibi ha bire konuşanları kastediyor ve “ Türkiye’yi kim idare ediyor?” diye sormak zorunda kalıyoruz.

Bu sorumuzu biraz daha açalım:
Türkiye’yi Çetin Altan’ın oğulları mı, Prof ünvanlı Süheyl Batum mu, Toktamış Ateş mi? Mustafa Karaalioğlu mu, Ahmet Hakan mı, Mehmet Ali Birant mı,Avukat Kezban Hatemi mi, Mehmet Barlas mı, Nazlı Ilıcak mı, Can Ataklı mı, Cengiz Çandar mı,Ruhat Mengi mi, Fehmi Koru mu, Murat Yetkin mi, Fikret Bila mı, Mehmet M.Yılmaz mı,Mümtaz Türköne mi, Nuray Mert mi, Mine Kırıkkanat mı, Rasim Ozan Kütahyalı mı, Yoksa Etyen Mahçupyan mı?

Allah aşkına söyler misiniz bu memlekette Hükümet Yetkililerinden daha çok memleket meseleleri konusunda uzun uzun konuşan ve aklına geldiği gibi konuşan bu çok değerli şahsiyetlerden başka ortalığı velveleye veren var mı?

Asıl mesleği ne olursa olsun buna bakmadan ülkenin her meselesiyle ilgili ahkam kesenlerin kendilerini aydın sınıfından saymaları da var ki, bu da işin en tuhaf yanıdır.
Doğrusu insan ne diyeceğini bilemiyor.

AYDIN!

Allah aşkına söyler misiniz; Aydın denilen kişi aynı anda birkaç televizyon kanalında değişik konularda ve hiç alakası, bilgisi, ilgisi, ihtisası ve de en önemlisi HADDİ olmadığı halde ahkam kesip duran insana mı denilir?

Herhangi bir siyasi konuda kendilerini aydın kabul edilen kişilerin bir defa da olsa doğruda buluşmaları gerekmez mi?

Hukuku ve hukuk mercilerini, Askeriyeyi ve askeri makamları, Mali konularda Maliye Bakanlığı ya da resmen ilgili olan kurumları, Emniyet ve asayiş konularında Devletin Bakanlığını, kolluk güçlerini, istihbarat teşkilatını, ekonomik konularda ilgili Devlet Yöneticileriyle kurumlarını,dış politika konularında Hariciye kadrolarını ve tabii ki başlarındaki Bakanı değil de yukarıda isimlerini yazdığım değerli AYDIN’larımızı dinleyecek ve ona göre yaşayacak, ona göre fikir sahibi olacak ve ona göre kendinize çeki-düzen vereceksiniz.

Bu Aydın dostlarımız gibi düşünmeye ve onların her konuda yaptığı açıklamalara İktidar ve Muhalefet Partilerinden daha çok değer ve önem vereceksiniz.

Yani bu Aydın beyler ve hanımefendiler ne derse o doğru kabul edilecek, buna göre amel edilecek..

İşin kötüsü İktidar da Muhalefet de hatta tüm Büyük Millet Meclisi Üyeleri de bunların ardından gidecek..

Hakimler bu sözde Aydınların yönlendirmesine bakıp karar verecekler. En Azından etkilenecekler.Eğer canlarının istediği şekilde karar verirlerse vay hallerine!

Devletin Başbakanı, Genelkurmay Başkanı, hatta Cumhurbaşkanı bile bu muhteremlerin istediği biçimde olacaklar.
Ama onlar hiçbir zaman dönüp kendilerine bir bakmayacaklar.
Hiçbir zaman burunlarından kıl aldırmayacaklar.
Hiçbir şekilde çıkarlarından fedakarlık etmeyecekler.

Bir kaçının ipliği pazara çıkınca öğrendik ki, bu adamlar çalıştıkları gazete ve televizyonlardan 20-25 bin dolar gibi aylık alıp keyiflerine bakıyorlar. Ama hep fakirlik, yoksulluk edebiyatı yapmaktan geri durmuyorlar..

Halkın sevdiği gazeteci diye lanse edilen bu adamların evinin yatak odasına kadar soktuğu köpeklerinin mamasına verdiği para ile yazılarını yayınlayan basın emekçilerinin birkaç tanesi evini geçindiriyor ama bu hazretler onları hiç mesele yapmıyor.
Sonra da karısının bile sevmediği bu adamlar Türk halkının sevdiği aydın adam olup çıkıveriyor.
Hadi oradan!

Bu memleketin milyonlarca insanı ile ters düşeceksiniz, dün konuştuğunuzu yazdığınızı unutup bugün başka şey söyleyip yazacaksın ve AYDIN geçineceksin öyle mi?
Sen git de ananı kandır..

Türkiye tabanı kaymış, hiçbir fikir haysiyeti ve kırıntısına sahip olmayan kişilere aydın diye itibar ettiği müddetçe bir arpa boyu yol alamayacaktır.

Medya maymunu diye tavsif ettiğim kimi şarlatanların ukalalıklarını dinleye dinleye artık midemiz bulanmaya başladı.
Tutturuyorlar düzmece komplo teorileriyle halkın kafasını çelecek koro halinde gevezeliği, ya da oturdukları yerden kimi devlet kurumlarını hedef alan düzmece haber ve yorumları kamuoyuna maletme ısrarını..Bunda başarılı da oluyorlar. Türkiye’nin gündemini bunlar oluşturuyor. Bunlar haber oluyor, bunlar haber yapıyor ve bunlar kendi ortaya attıkları iddia ve yorumlarıyla yıllardır bu ülkenin başını ağrıtıyorlar.

Bunlara aydın diyebilmek için kendilerinin böyle bir iddiayı yüzleri kızarmadan ve utanmaksızın ortaya atmamaları gerekir.
Ne var ki, açıkça “ Biz bu ülkenin aydınlarıyız” da demiyorlar mı, vallahi insan ne diyeceğini şaşırıyor.

Oysa bunlar sağcısıyla solcusuyla MEDYA MAFYASI’nı oluşturmuş bulunmaktadırlar.
Bizler ise izzet-i ikbal ile çoktan çekildik Bab-ı Ali’den..
Çünkü Bab-ı Ali tüm muhteviyatıyla endüstri Zon’una taşındı.. Güneşli’ye..
Ama biliyor musunuz ki Gazetelerin tirajı on yıl önce neyse bugün de o.
Televizyonlarımızı ise toplumun aklı başında insanları izlemiyor artık.
Bu kuruluşları ele geçiren medya mafyası elinden gelse her gün ekrandan inmeyecek.
Bunu da topluma faydalı oldukları inancıyla yapıyorlar.
Oysa sadece kendilerine faydalı oluyorlar.

Bendeniz bunları düşünüyorum.
Bilmem bu mevzuda sizin görüşünüz nedir?

Şimdi sorumu tekrar soruyorum:
Bu memleketi kim idare ediyor?



Hüseyin TANRIKULU

huseyintanrikulu@yahoo.com

10 Ekim 2009 Cumartesi

IMF SAVAŞLARI

Türkiye’nin gündemindeki en canlı konu, İstanbul’da yapılan IMF toplantıları ile bu toplantılara yerli ve yabancı kimi gurupların protestoları ile bunlara tepkiler olmuştur.

IMF, yani Uluslar Arası Para fonu ile Türkiye arasında global kriz öncesi başlatılan görüşmeler bir türlü sonuçlanamıyor.

Kah bizimkiler sesini yükseltip olmayacak ve inanılmayacak açıklamalar yaparak kamuoyumuzun gazını alıyorlar, kah IMF Yetkilileri Türkiye’ye gelip yaptıkları açıklamalarla gazımızı alıyorlar.

Sanki IMF değil de Doğalgaz tüccarı mübarekler!

Halkımız ve bazı kesimler biliyor ki IMF’ye sırtını dayayıp selamete erişmiş bir tek ülke yoktur. Mesela, bir tarihler “ Ekonomik mucizenin gerçekleştiği” iddia edilen Arjantin’de El Turko lakaplı Carlos Menem İktidarı döneminde bu ülkede enflasyonun Yüzde 55’lerden tek rakamlı sayılara çekildiği iddia edilmiş ve bunda IMF’nin kredilendirmesinin etkili olduğu iddia edilmişti.

Atladım uçağa ve Arjantin’e gittim.

Gittim de gördüm ki; abartılarak Türkiye’de reklamı yapılan IMF himmetlerinin bu ülkeyi felakete götürdüğü açıkça görülüyor.

Çünkü Arjantin Cumhurbaşkanı Carlos Menem bu ülkede para eden ne varsa satışa çıkarmıştı. 90’lı yılların başında Arjantin’in özelleştirmeden 55 Milyar Dolar elde ettiği ve devlet bütçesinin bu suretle denk hale geldiği iddia ediliyordu.

Oysa, Arjantin’de halk kertenkele gibi sürünüyordu.
20 yıllık bir Lise öğretmeninin aldığı maaş kaliteli bir ayakkabı almaya yetmiyordu.
Ülkede talep sıfırlanmıştı. İnsanlar ekmek alacak durumda değildi.

Ama Türkiye’den bakıldığında Arjantin harika gidiyordu ve ekonomik mucize yaşanıyordu!..

Hatta bu ülkeden döndükten sonra Türkiye Gazetesi’nde kaleme aldığım yazı serisinde Arjantin'in çok geçmeden tümüyle çökeceğini yazmış ve o zaman bizim anlı şanlı ekonomi yazarı, akıllı geçinen kimi zevatın eleştirilerine muhatap olmuştum.

Hatta yabancı sermaye olarak Türkiye’den o tarihlerde Arjantin’deki Dupont firmasına Sabancı Holding’in de ortak olduğunu yazmış idim.

İşte aradan çok kısa bir zaman geçti ve IMF Reçeteleri Arjantin’i temelli ölüme mahkum etti.

Halk açlıktan yağmalama olaylarına girişti. Hükümetler yıkıldı. İş yerleri ve dükkanlar yakılıp talan edildi.

İşte IMF’nin ihya ettiği (!) belli başlı örnek böylece tarihe geçmiş oldu.

Sonunda Arjantin IMF’ye olan borçlarını ödemeyeceğini, buna imkanı olmadığını açıklayıp işin içinden çıktı.

Tıpkı Mişon’a borçlu yahudinin hikayesine benziyor.

Mişon Salamon’a borcunu ödeyemez. Her gece yatakta da rahat uyuyamaz.
Karısı bir gün neden bu kadar huzursuz olduğunu ve uyumadığını sorar.
Mişon karısına Salamon'a olan borcunu ödeyemediğini ve Salamon’un kendisini çok sıkıştırdığını söyler.

Evlerinin pencereleri karşı karşıya olduğundan, Mişon’un karısı gece yarısı bağıra çağıra Salamon’u uyandırır ve
Ulan sahtekar Salamon benim kocamın sana borcu var ya; o borcu ödemiyoruz tamam mı?..”

Sonra kocasına döner ve
Şimdi sen rahatça uyu , o sahtekar uyuyamasın kocacığım. İyi geceler” der.

İstanbul’da ülkenin tüm varlığını sömürdüğü gibi gözünü IMF’den gelecek paraya dikenler ve işini-gücünü buna endeksleyenler ile şimdiye kadar IMF reçetelerinin bir ülkeye nelere mal olduğunu bilenlerin savaşına şahit oluyoruz.

Her protesto için değişik yorum yapan topluma, Başbakanımızın yorumunun da eklendiği ve bu yorumun da yorumlanmakta olduğu görülünce IMF savaşının seyri gerçekten neşeli oluyor.


Hüseyin TANRIKULU

huseyintanrikulu@yahoo.com

1 Ekim 2009 Perşembe

İSTANBUL SEVGİSİ

Bir haftadır İstanbul’dayım.

Hollanda’daki uçak kazasında sevgili oğlu Cüneyt’in ağır yaralı olarak mucizevi bir biçimde kurtulan ve şimdilerde Washington DC’de bir hastanede Cüneyt’i tedavi ettirmek amacıyla bulunan değerli ağabeyimiz, can kardeşimiz Rahim Er’in İstanbul özlemini dile getiren bir yazısı geçenlerde Türkiye Gazetesi’nde yayımlandı.

Rahim Er Beyefedi’nin İstanbul’u ne kadar sevdiği ve “İstanbul’u hangi odak noktalarından gönül hanesine yerleştirdiği çok iyi anlaşılan” bu yazısını okuyunca doğrusu olağan üstü etkilenmiştim.

İçimden İstanbul özlemi diyebileceğiniz bir duygu haresinin beynime oturduğunu hissettim.

İstanbul sevgisi bir başka şeydir.

Ama İstanbul’u bir gönül ve fikir adamı olarak sevmek başkadır, bir işportacı olarak sevmek başka…
İstanbul’u bir öğrenci olarak sevmek başkadır, bir öğretmen veya öğretici olarak sevmek başka…
İstanbul’u bir tüccar olarak sevmek başkadır, bir müşteri olarak sevmek başka..
İstanbul’u bir sporcu olarak sevmek başkadır, bir sportmen olarak sevmek başka…
İstanbul’u balıkçı olarak, şoför olarak, kaptan olarak, imam olarak sevmek başka…
Mimar olarak başka mühendis olarak başka seversiniz İstanbul’u…

Çocuk olarak başka,büyümüş biri olarak başka..Sağlam biri olarak başka, özürlü ya da hasta bir insan olarak başka seversiniz…

Kim olursanız olun, ne iş yaparsanız yapın, İstanbul’a ister bir günlüğüne ya da birkaç günlüğüne gelin, ya da yerleşip kalın mutlaka değişik biçimde ve değişik zevk ve lezzetler alarak seversiniz. Sevmemeniz mümkün değildir.

Ama bir mütefekkir iseniz, bir düşün adamı olarak bu sevginiz başka renklerde olur.

İstanbul’u birileri ancak fikir ve düşünce hanesinden süzülmüş kültür kırıntılarıyla önce süsler, dekore eder ve öyle sever.

İstanbul’un renklerine renk katan nice Ulu’ları bağrında misafir etmesiyle sevmeniz dışında beşeri sevgi ve muhabbet duygularıyla sevmeniz bir ölçüde sadece nefsi tatminden öte gitmeyen bir halet oluşturur.
Bu hal ise İstanbul’un Eminönü sahilinde, yosun kokusunun örttüğü istenmeyen lezzetteki bayat palamut kızartmasını yemeğe benzer.

Oysa İstanbul’un insanı cezbeden manevi iklimini modernizmin istenmeyen betonlaşmış kafa görüntüsü ve yapısı ile uzun süreli sevmeniz zaten mümkün olmayan bir şeydir.

Sevgili Rahim Er’in teneffüs ettiği İstanbul İklimindeki oksijen’in kokusunu alabilenlerin İstanbul’da temerküz eden nice sıkıntı ve üzüntülere rağmen nasıl mutlu olabildiği apayrı bir konudur.

İstanbul’u dertleriyle birlikte, sıkıntı,mihnet ve nice olumsuzluklarıyla beraber sevmek!..

İşte bu sevgi bir kara sevdadır ve kimse bu kara sevdanın nasıl oluştuğunu dahi anlayamaz, bilemez…

İstanbul’dayım birkaç gündür.
Özlemişim ne yalan söyleyeyim..

Güzel Anadolu’muzun ortasında, evlerden, dükkanlardan, içindeki insanlardan uzak, bir kır yerinin tertemiz sessiz ortamında kurduğum mekanımın, güzel evimin bahçesinden uzaktayım..

Derin ve muhteşem sade bir tabiat güzelliğinden çıkıp İstanbul’a gelmek ve bu hengame içinde zamanı kovalamak ne denli farklı bir durumdur, artık siz düşünün.

Ama inanın İstanbul sevgisi bir anda elinizdeki tüm nimet ve imkanları bir kenara itip, küllenen asıl sevgiyi çıkarıp önünüze indiriveriyor.

İstanbul budur Sevgili Rahim Er..
Evet İstanbul’u her şeyiyle seviyor ve özlüyoruz.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Bugün bayram

Bereketli bir ramazan ayının arkasından kutlanan ve Müslümanlar için hudutsuz rahmet ve bereket dolu bir ayın sonunda böyle bir zaman diliminin sona ermesi sebebiyle aslında tatlı ve lezzetli bir hüznün de yaşandığı bir bayramı daha idrak ediyoruz.
Kutlu ve mübarek olsun.

Öncelikle bizim milletimiz için huzur, güvenlik, refah, maddi ve manevi güzelliklere vesile olsun. Sonra da tabii ki tüm dünya insanlık alemine huzur, bereket, dirlik düzenlik vesilesi olsun.

Ülkemiz bu ramazan ayında da beklenmedik bazı olaylar yaşadı.

Trakya bölgesinde beklenmedik bir sel felaketi yaşandı ve onlarca insanımız hayatını kaybederken büyük maddi zararlar husule geldi.

Yağmur ve sel felaketi bile siyasi istismar konusu haline geldi ve tüm ülke bu siyasi tavrı ibretle ve hatta nefretle izledi.
Hükümet suçlandı. Neredeyse " Yağmuru neden yağdırdınız?" diye soracak kadar ileri gidildi.

Tabii ki milletimiz bu gelişmelerden kendisine göre bir ders çıkardı ve bir yargıda bulundu. Sırası geldiğinde bu çarpık anlayışın siyasi faturasını hakkedenlerin eline verecektir.

Şimdi bu ramazan ayında açılım-saçılım edebiyatının en yoğun yaşandığı günlerde tabutlara konulmuş Mehmetçikler yüreği yangın yerine dönen ailelerine teslim ediliyordu. Yani eşkıyanın bu açılım hikayesiyle hiçbir alakası olmadığı da ortaya çıkmış oluyordu.

Terörden beslenenlerin işine gelmeyen bir barış atmosferinden bahsedenlerin ümitlerini kıran gelişmeler bu bayram öncesi de yaşandı.

Ama ümitsizlik kötü şeydir.

Biz yıllardır sabrı ümit dürümü içine sarıp bayramlarda tatlı niyetine birbirimize ikram ederek bayram etmiş bir milletin fertleriyiz.

Acılarımızı yüreğimize gömüp hep ileriye bakmışızdır.
Sulh içinde yaşamak hep arzu ve şiarımız olmuştur.
Milli karakterimiz affedicilik olmuştur.

Bir Macar andropoloğu Türk milletini tarif ve tasvir ederken, " Türkler orta boylu, değirmi yüzlü, buğday benizli, geniş alınlı, insaflı, merhametli, affedicilik özelliği ağır basan insanlardır" diyor.
İsabetli bir tariftir.

Büyük Milletimizin affedici, insaf edici, merhamet edici özelliği hayatının en ağır basan hususiyeti olmuştur.
Milletimizin bu özelliği çok istismar edilmiştir.

Artık fazlaca merhametli olmamak gerektiği gibi bir kanaat tüm toplumumuza hakim olmaya başlamıştır. Bu düşünce atmosferinden çıkmamıza vesile olacak her gayrete destek verme zamanıdır. Türkiye topyekün bir barış ve huzur ortamını sağlayacak her faaliyete destek vermek zorundadır.

Bunun şekli ne olursa olsun, artık kaçınılmazdır.

İdrak ettiğimiz Mübarek Ramazan Bayramının bir fırsat oluşturmasını temenni etmek lazımdır.

Her şeye rağmen Türkiye'de bir barış iklimi ve atmosferi canlı tutulmalı ve bunu baltalamaya çalışan kasıtlı hareket ve faaliyetlere iltifat edilmemelidir.

Bu duygu ve düşünceyle tüm Milletimizin ve İslam aleminin bayramını tebrik ediyor, huzur refah ve saadet içinde nice bayramlara erişilmesi için dua ediyoruz.

Bayramınız kutlu ve mübarek olsun efendim.






20 Eylül 2009

9 Eylül 2009 Çarşamba

AÇILIM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


"Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle,ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk"


Yukarıda okuduğunuz cümleler bendenizin yıllardan beri hicranla okuduğum çok önemli ve üzerinde daima titizlikle durulmayı gerektiren müthiş bir nasihatı içermektedir.
Türkiye Cumhuriyetini kuran büyük insan Gazi Mustafa Kemal'i dilinden düşürmeyen ve Atatürkçülüğü kendi tekelinde zanneden zavallı batı uşaklarının okuyup anlaması gereken cümlelerdir bunlar.

Türkiye'yi ve Türk milletini yeterince tanımayan,anlamayan ve asla da tanıyıp anlamak istemeyen kimi zavallı beyinsizlerin anlaması gereken nasihattır bu.. Ama heyhat, kimse şimdi bu anlayışın ucundan kenarından geçmemekte, asla bu ülkeyi, bu vatanı, bu coğrafyayı ve bu devleti yeterince anlayacak feraseti gösterememektedir. Bu suçlamayı herkese yöneltebilirsiniz. İstisnasız herkese..

Bilhassa da yatıp-kalkıp Atatürk diyenlere..

Şu halimize bakınız,neleri tartışıyoruz. Ne açılımından söz ediyor ve kimlerin ağzına bakıyoruz ve kimlerin nasihat ve arzularına göre kendimize çeki-düzen vermeye çalışıyoruz?!..Kiminle pazarlık yapıyor ve eşkıya başlarının kamplarından verdiği mesajlara kulak kabartıyor ve buna göre formül oluşturmaya çalışıyoruz.
Bir yandan da şehid cenazelerinde ağıt yakmaya devam ediyoruz.

Eşkıya bizi Ankara'daki temsilcilerini kullanarak olmayacak bir pazarlığa razı etmeye çalışıyor. Yani meş'um bir geleceğe ram etmeğe çabalıyor.

Bunu kabul etmenin ve bir biçimde hazmetmenin ve de " Ne yapalım bu kan akmaya devam mı etsin?" gibi bir teslimiyet gerekçesine sığınmanın ve bu gerekçeye koca Türk Milletinin ve Koskocaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin rıza göstermesini beklemek acı?

Bakınız ne acı bir durum!..

Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşıyoruz. Yani Atatürk ve arkadaşlarının büyük Milletimizle el ele verip kurtardığı vatan topraklarında kurulan Cumhuriyetin vatandaşları olarak şahid oluyoruz bu acı duruma…

Ama ne yazık ki nasıl bir devlet gücüne nasıl bir Millet cevherine ve nasıl bir milletler arası etki ve etkinliğe sahip olduğumuzun farkında bile değiliz.

Oysa;Türkiye büyük Avrasya coğrafyasının merkez ve eksen ülkesidir.Günümüzde birinci öneme sahip enerji yükü coğrafyanın da en önemli kavşak ülkesidir.Hazar petrol ve doğal gazı için maliyet/verim açısından en uygun çıkış noktası konumundadır.Yani Türkiye,enerji sorunu bakımından istikrar anahtarı bir ülkedir.
Tarihi İpek yolunun üç önemli kıta için köprüsü konumundadır.

İletişim avantajları açısından en önemli haberleşme ve transfer merkezi sayılmaktadır.

Öte yandan,medeniyet,Din, Ticaret ve diğer ekonomik ve sosyal "açılımlar" için eşi benzeri olmayan ve imkanları açısından dengi bulunmayan bir ülkedir Türkiye..

Ama maalesef basiretsiz siyasetçiler, içimizde besleyip büyüttüğümüz ve gözümüzün içine baka baka yıllardan beri Atatürk'ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer alma fırsat ve imkanına kavuşup, Doğu ve Güney Doğu kürt halklarını köle gibi çalıştıran, yerine göre devlete karşı isyanında ve hıyanetinde onların yanın yer alan, bunu da masum insani gerekçelere dayandırıp bir şekilde pazarlık konusu yapan, hıyanetin bedeli olması gereken idam cezasını Batılı dostlarının arzu ve desteği ile kaldırtan,sonra İmralı'daki bebek katili için " O da bizim Atatürk'ümüz" diyecek kadar ileri gidip af talep eden hıyanet şebekesi için bir açılımdan söz edip duruyoruz.

Türkiye binlerce insanının hayatına kastetmiş bir eşkıya sürüsünü özgürlük savaşçısı gerillalar olarak görüp asla muhatap kabul edemez. Türkiye Yugoslavya değildir. Irak hiç değildir.Bu ülkenin gücünü, milletinin devlete olan sadakat ve sahiplenme duygusunu hala bir türlü anlamayan varsa, bir kalleşlik sonucu eşkıya kurşunu ile Şehid olabileceğini bile bile otogarlarda şenlik yaparak sevinç içinde askere giden milyonlarca Civanmert Kınalı Kuzuları düşünsün.

Artık Türkiye'nin Avrupa'dan nasihat alması değil, emir alması gibi bir durum söz konusu ise herkesin şapkayı önüne koyup iyice bir düşünmesi gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin her zamankinden daha çok bir Beka endişesi oluşmuştur. Bu beka davasının İstiklalimize kastedecek ölçüde vahim bir safha oluşmadan gündemden düşmesi zarureti hasıl olmuştur.

Bugün ülkenin gündeminde yer alan " Açılım " planı mevcut siyasi iktidarın bir manevrası ise bu iktidarla birlikte ortadan kaybolacaktır.

Eğer bu açılım bir Devlet Projesi ise, eşkıya başını muhatap almadan İktidarın da Muhalefetin de toplumun bütün fertlerinin de onayından geçmesi gereken ve İstiklalimizi zedelemeden hayata geçirilmesi gereken bir proje halinde ele alınmalıdır.Aksi ise bu ülkeye büyük zararlar açabilir. Herkesin hesabını buna göre yapması gerekmektedir.


.

6 Eylül 2009 Pazar

AMAN AGOP YA DA ERMENİ AÇILIMI

Son zamanlarda şu meşhur Kürt açılımı ya da yumuşatılmış adıyla demokratik açılım tartışmalarının harareti soğumadan şimdi de bir " Ermeni açılımı" dinamik toplum hayatımızdaki gündemsel yerini aldı.

Şimdi sizlere Ermenice olduğu zannedilen ama hiçbir ermeninin de anlamadığı bir cümle okutacağım. Belki sizler bu kangren olmuş sorunun gündemde bir başka biçimde yani "Açılım" biçiminde yer alışını bizim anlayamadığımız bu cümlelerle anlamlandırabilirsiniz.

İşte size bu renkli cümleler:
"..Madem ki lifansis parakalov, aman Agop danzırt danzırt ya pusesim puses, ya da gıldirim gıdıres tantastirik kalov.."

Ermenice mi? Hayır.Bu cümleyi ermeni dostlarımıza sorduk. Ermenice olmadığını söylediler.
Rumlara sorduk, çingenelere sorduk; anlayan olmadı..
İçinde Agop ismi geçtiğine göre, ermenicenin diyalekti olabilir mi diye düşündük, dil bilimcisi dostlar o da değil dediler..

Anlayacağınız anlaşılması muhal bir cümle..
Tıpkı ermeni sorunu gibi..

Anlayabildiğimiz kadarıyla,Ermenilere de bir açılım imkanı sunuyoruz..
Bu öncelikle sınırların açılımı biçiminde olacakmış.

Sınırları değil, kucağınızı,yüreğinizi, sofranızı,kesenizin ağzını açıp yaklaşsanız bu Ermenilere yaranabilir misiniz?

Onlarla anlaşabilmeniz mümkün müdür?

Tutun ki bir şekilde anlaştınız;
Viyana'da makamında Ermeni ASALA militanlarınca kurşunlanıp Şehid edilen Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil'i bize geri mi verecekler?

Onlarca diplomatımızı bir hiç uğruna katleden bu alçak katilleri affedebilir misiniz?

Bunu hangi insani duygu ve düşünce ile yapabilir ve Ermenilere el uzatabilirsiniz?
Bunu yapmak kala kala AK Parti Hükümetine mi kaldı?

Ne olacak Ermeni işgali altındakiYukarı Karabağ sorunu hakkında Türkiye'nin ortaya koyduğu ve şimdiye dek izlediği siyasi strateji?

Türkiye bu konudaki kesin diplomatik tavrını ve politikasını bir kenara atabilir mi?
"Ermeni açılımı " imiş..

Nedir bunun mahiyeti?

Yoksa bir türlü anlaşılamayan ve "Dursun bu akan kan" temennisinden öteye gitmeyen ve kan üstüne kan akıtmaya devam eden eşkıyalığa karşı tasarlanan anlamsız açılım gibi bir şey mi? Yoksa sorun çözücü bir yaklaşım mı?

İnanınız bendeniz ikinci ihtimale hiç şans veremiyorum.

Birinci açılımda muhatap eşkıya sürüsüdür...Bunu kabul etmeyen ve eşkıyalık saymayan siyasi temsilcilerinin iddiası, Türkiye Cumhuriyeti Devletini eşkıya başı ile muhatap konumuna getirmektir. Bunu açıkça ilan etmekteler. Bize ne kalıyor? Taviz üstüne çıldırtıcı yeni tavizlerle olayı eşkıyanın lehine sayılacak bir siyasi konuma elimizle iteklemek mi?
Maalesef durum bu olmasa da böyle görünüyor.

Ermeni meselesinde de gizlice varılan anlaşmalar ve düzenlenmiş protokollerden söz ediliyor.

Doğrusunu isterseniz biz buna ihtimal verenlerden olmak istemiyoruz. Ama bakınız 7 Nisan 2009 tarihinde burada yayınladığımız bir yazıda neler yazmışız:

"Obama Türkiye’deki temasları sırasında üstü kapalı olarak Türkiye’den bazı taleplerde de bulundu. Ermenistan sınırını açmamızı istedi. Ermenistan meselesindeki görüşünün kayıt altında olduğunu ve bu görüşün soykırım’dan yana olduğunu ima etti. Ama O’na bu konuda aldığı bilgilerin kaynaklarını hiç soran olmadı. Yanlış bilgi ve saplantıların önemli ve stratejik müttefik olan iki ülkenin taşımaması gereken çürük enformasyonlar olacağını bilmeleri gerekirdi.Ama Obama bizim Dışişleri Bakanı ile Ermenistan Dışişleri Bakanı’nı bir araya getirip konuştu. İsviçre Dışişleri Bakanı’nın da bu görüşmede bulunması, akla bir “ Zürih Konferansı” düzenlenmesi talebinin taraflara bildirildiği ihtimalini getirmiştir."

Şimdi geldiğimiz bu noktada bizim ortaya koyduğumuz iddia resmi açıklamalarla da doğrulandığına göre, söylenecek ne kaldı bilmiyoruz.

Amerika istedi bu açılımlara başlandı dediğimiz zaman biz de yanlış mı yazmış olacağız.. Birileri bize de hakaret mi edecek?
Etse ne yazar?

Gerçeği inkar etmek mümkün olmadığına göre, kimin altta kalacağını artık siz düşünün!..

Konumuz "Ermeni açılımı" olduğu için, şimdilik yazılabilecek şey;" Aman Agop danzırt..Ya pusesim puses, ya da gıldirim gıdıres.." olacaktır.
Bunu biz anlayamadık.

Anlayabilen bir Ermeni ya da Türk varsa da beri gelsin!..

Ama Obama'nın aylar önce ne demek istediğini biz iyi anlamış olmalıyız ki bunları yazabilmişiz.

Dış Politika konularında başarılı olabilmek çok zordur. Bu düşmanla futbol maçı seyrederek daha zor bir hale gelir.Siz bu maçı deplasmanda seyredersiniz ama elin oğlu rövanşı izlemeye gelmek için şartlar ileri sürer.Siz " Açılım" dersiniz, Ermeninin oğlu, işgal ettiği Azerbaycan toprağı Yukarı Karabağ'dan çekilmek için bu topraklara yerleştirdiği ve hakim nüfus kitlesini oluşturan Ermenilere danışılıp öyle karar verileceğini söyler. Böylece siz golü yemiş olursunuz. Sonra da anlamsız ve içi boş bir açılımdan medet umarsınız.
Acı ama gerçek budur.

"..Aman Agop danzırt danzırt.."

.
.

28 Ağustos 2009 Cuma

Kellim kellim Lâ yenfa




Şu tartışılan demokratik açılım ya da Kürt açılımı konusunda bize göre bir arpa boyu yol alınamamıştır.

Kimse kimseyi kandırmaya kalkışmasın…

Herkes çözüm ya da açılım konusunda hükümetin veya geniş algılamayla Devletin ne düşündüğünü, dillerin altında ne olduğunu tam ve net bir biçimde öğrenmeden veya anlamadan fikrini ortaya koymamaktadır.

Şimdiye kadar süreç denilen şeyle ilgili olarak Sayın İçişleri Bakanı'nın temas ettiği kesimlerin hepsi aynı şeyi dile getirmişlerdir.
"…Akan kan dursun, analar ağlamasın, yeter artık…"

Yani 25 yıldır söylenen şeyler tekrarlanmıştır.

Buna " Kellim kellim lâ yenfa" demekten başka yorum götürmek mümkün değildir.Tercümesi "Konuş, konuş, sonuç yok!"
Bu bir devlet projesi değil mi? Yoksa hükümetin çözüm denemesi mi?

Yoksa ; dilimiz varmıyor ve böyle bir şeyi milli hassasiyetimize yediremeyeceğimiz gibi, yabancıların bir projesi veya dayatması mı?
Kesin bir dille ifade etmeliyiz ve çok ısrarlı biçimde de iddia etmeliyiz ki bu açılım operasyonu maalesef bunlardan "hiçbirisi" olmaya aday bir debelenmedir.
Maalesef !...

Bu kanaate nereden vardığımızı ve bu hükmü nasıl verdiğimizi izah etmek için, tamamıyla milli bir siyasi kesimin , her bir sivil inisiyatif odağının ve her bir vatandaşın ap-ayrı şekil ve düşünce ile yaklaştığını göstermek yeterlidir.
Yani bu ne menem bir demokratik açışım ki, her kafadan bir ses çıkmasına yol açmıştır.
Türkiye demokrasiye bu kadar uzak bir ülke midir?
Konunun adı "Kürt açılımı" ise inisiyatif Türkiye Cumhuriyeti Devlet'inde değil de katil eşkıyalar topluluğunda mı?
Elbette ve hiç şüphesiz inisiyatif Devlettedir.
Zira, Zafer Bayramı mesajında ,Sayın Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un söylediği bir cümlenin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor.
Sayın Başbuğ aynen şöyle konuşmuştur:
"- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe'dir."

Bu cümlenin son iki kelimesini defaatle okuyup değerlendirmek lâzımdır.
Yani Ulus devlet varlığı asla hiçbir açılım-saçılım gibi projelere konu ve malzeme olamaz..
Mesele bu kadar nettir.

Bundan önceki iki yazımızda belirttiğimiz gibi herhangi bir gizlilik gereği yoksa bu açılımın detayları açıklanmalı ve herkes ne yapılacağını bilmeli ve ona göre ne diyecekse demeli, ne yapacaksa yapmalıdır.

Nitekim tüm halkın, tüm siyasi parti ve kesimlerin, hatta parlamento üyelerinin ortak görüşü budur.
Ne olduğu bilinmeyen plân ve projelere kimse ciddiyetle yaklaşıp, katkıda bulunmaz.

Şimdi herkesin beklentisine cevap vermek, elbette hükümetin işidir.

Mesele öyle fazlaca tartışılacak bir mesele değildir.
Türk Milleti bu kanın durmasını istemektedir.
Ama eli kanlı eşkıyaya taviz vererek ve insaf ederek bunun yapılmasına herkes karşıdır.
Çözümü siyasi sorumlular yani hükümet bulmak zorundadır.

Muhalefet partileri ise varsa çözüm ihtimali hükümete destek vermekten başka hiçbir şey yapmamalıdır.

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise asla yanlış yapmaz."

Zira Millet yanlışı affetmez.


.

9 Ağustos 2009 Pazar

Konuşa Konuşa Çözüm



.

Şimdi herkes bir çözüm muhabbetinde.

Yani yıllarca kabul edilmeyip, binlerce vatandaşımızın hayatına mâl olan ve sonradan yani 25 - 30 yıl sonra devlet yönetimindeki zevatın "kürt sorunu vardır" diye önümüze koydukları meselenin çözümü.

Bu mesele nasıl çözülür, ne yapalım da çözelim diye kaygılananlar şimdi "açılım" adı altında, ardı arkası gelmeyen karanlık bir pazarlık tüneline dalmış durumdalar.

1991 yılının 17 Eylül günü merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Romanya'nın başkenti Bükreş'te bir resmi ziyarette gazeteci olarak yer aldık.

Ziyaretin son akşamı merhum Cumhurbaşkanı Bükreş Büyükelçiliğimiz Rezidansında gezisini izleyen gazetecilerle uzunca süren bir gece sohbeti yapmıştı. O tarihte Bükreş Büyükelçimiz olan değerli dostum Tugay Uluçevik Özal'ın önüne bol miktarda kuru pasta vs servisi yaptırmıştı.
Merhum Cumhurbaşkanı hem konuşuyor hem sorulara cevap veriyor ve hem de durmadan yiyip içiyordu.

Bir gazeteci Özal'a PKK terörünün nasıl önleneceğini, bertaraf edileceğini ve dökülen kanın nasıl durdurulacağını sordu.

Bu soruyu yönelten solcu gazeteci arkadaşımız sorusunda PKK'nın bir federasyon talebinde bulunduğuna da değinmişti.

Rahmetli Özal üzerine basa basa tırnak içinde " Bu mesela ilanihaye silahla çözülmeye çalışılacak bir mesele değildir, silah zoruyla değil konuşa konuşa çözeceğiz" demişti.

Özal Pkk'nın federasyon talebinde bulunduğu iddiasını karşılıksa " Bakın görüyorsunuz Avrupa'nın en önemli federasyonu Yugoslavya bile dağıldı. Türkiye'nin üniter yapısını bozmadan bir çözüm bulunacaktır." şeklinde cevap vermişti.

Ertesi gün bizim makut ve malûm basınımız "Özal federasyonu konuşalım" dedi diye yazdı.

Rahmetli bunu defaatle tekzip eden açıklamalarda bulundu. Ama bir kesime bunu anlatamadı. Çünkü o kesimin maksadı merhum Özal'ı tenkit ve tepki seli ile karşı karşıya bırakmaktı.
Yani Özal'ı yıpratma adına tezviratta bulunuluyordu.

Bendeniz bu konuda canlı şahit durumunda olduğum için çok sayıda yazı yazdım.
Aradan 18 yıl geçmiştir.
Şimdi devlet ve hükümet yetkilileri başta olmak üzere herkes PKK terörünü sona erdirmek için birileriyle konuşulması gerektiğini savunuyor.

Basınımızın şanlı şöhretli kimi PKK dostları da aralarında olan 12 adam ile Türkiye'nin her konuya şaşı bakan, kimi aklı evvel nevzuhur kötü adamları meseleyi konuşa konuşa çözelim diye tepinip duruyorlar.

Dün silahla değil, konuşarak çözebiliriz diyen Özal'ı olmayacak biçimde tenkit edenler bu gün ülkemizi Kürt sorununa konuşarak çözüm bulma yoluna itmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bir çözümü konuşmak için yeni açılım politikası izleyen ya da bu yöntemle yeni bir çözüm stratejisi oluşturmaya çalışan herkes şunu çok iyi bilmelidir ki, PKK ve onun siyasi sözcüleriyle, binlerce şehit Mehmetçiğin kanını hiçe sayarak, hedefi meş'um bir pazarlığa girişemez.

Bu meselenin çözümü PKK eşkiyasını azdıran ve onların dağdaki silahlı eşkiyalığını resmen, fiilen, açıkça ve alenen destekleyen politik kadrolarla konuşarak çözülemez.

"Konuşmadan nasıl çözüme ulaşabiliriz? Kan dökülmesi devam mı etsin? Başka nasıl çözülecek?" gibi sorularla milletin temayülünü değiştirmeye çalışanlara söylenecek sözler şöyle olabilir:

"Çözüm formülünüzü hiç vakit kaybetmeden tüm milletin doğru ve net olarak anlayacağı şekilde açıklayınız. Detayları belli olmayan ve bilinmeyen bir siyasi çözüm asla benimsenmeyecek ve destek bulmayacaktır. Bu böylece bilinmelidir. Zira Türk Milleti zorla ve haksız dayatmalarla kendi geleceğini tehlikeye atacak hiçbir siyasi karara ve anlaşmaya izin vermeyecektir. Şimdi herkes hesabını buna göre yapmak zorundadır."
.
.
.
Yazılarım http://www.afyonkocatepehaber.net/ sitesinde yayımlanmaktadır.

"Açılım" konusu üzerine

.
Uzunca bir süredir yazmıyordum.

Son zamanlarda ortaya çıkan "Açılım" konusu üzerine bir şeyler yazmam gerektiği düşüncesi bu yazıyı yazmamı zaruri hale getirdi.

Konya'nın yunak ilçesi yaşayan halk çoğunluğu Kürt olan bir ilçemizdir.

Yunak'ın gelmiş geçmiş en sempatik şahsiyetlerinden birinin lakabı "Mışko" idi.

Kürtçe'de "Mışk" fare demektir.

Mışko lakaplı bu semtatik vatandaşımız kendisine Mışko denilmesine acayip biçimde tepki duymaktaydı. Hatta arkasından ıslık çalınmasına bile şiddetle tepki gösterirdi. Çünkü ıslık sıçana çalınırdı.
Mışko bir gün evinde hanımıyla otururlarken odanın bir köşesindeki delikten sevimli bir farenin çıktığını görür.

Hanımına " şu Mirotu öldür" der.
Hanımı anlamaz.

- Be kadın görmüyor musun şu Mirotu öldür" der.

Kadıncağız eşinin Mirot dediği şeyin küçük bir sıçan olduğunu neden sonra anlar ve eline geçirdiği bir sopa ile zavallı fareye saldırır ve öldürür.

Bu hikayeyi neden mi yazdım?

Başkakan Erdoğan sonunda DTP Genelbaşkanı Ahmet Türk ile görüştü.
Bu görüşmeyi Başbakanlık sıfatını bir kenara bırakarak yaptı.

Görüşmeden sonra rahmetli Mışko amcanın "fare" ya da "Sıçan" demekten imtina ettiği gibi, PKK veya terör örgütü sözlerini asla telaffuz etmeden "Çözüm süreci"ne vurgu yaparak, bu görüşmenin çözüm için olumlu bir başlangıç olduğuna değindi.

Başbakanın çözüm süreci dediği şeyin ve "asıl muhatap"ın kim olduğu şimdi ha bire tartışılıp duruyor.

Evet ; biz de soralım şimdi:

- Sayın Başbakan, ne zaman "sıçan" diyeceksiniz?

- Kürt sorunu denen şeyin nasıl çözüleceğini ve bu Kürt sorunu bahanesiyle yıllardır kan döken eşkıyanın nasıl ıslah olacağını ve bizden şimdi ne istediğini açık ve net bir şekilde açıklamaz iseniz, Muhalefet Partileri başta olmak üzere tüm milletin sizi arzu edilen biçimde desteklemesini beklemeniz boşuna değil mi?

- Üstelik bahsedilen süreç, sonunda sizi mahvedecek bir süreç olarak karşınıza çıkabilir. Yani faturası ağır olur.

- Bu denli zor sorunlar risk almadan çözülemez doğrudur ama Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden ve netice olarak Devletimizden şimdi istenen nedir?

- Sürekli olarak PKK'nin siyasi sözcüleri tarafından "Demokratik istekler" ya da "Demokratik çözüm" olarak gevelenip duran şeyler nelerdir? Bunu tüm milletimiz bilmek istemektedir.

Eğer Hükümetimiz "Milletin her şeyi bilmesi gerekmez" diye düşünüyorsa yanılıyor.

Bu konuda yapılacak olan ne ise açıklanmadan Kürt sorunu denilen belanın nasıl def edileceği milletimize açık ve net bir biçimde anlatılmadan atılacak adımlarla alınacak kararlar sorunu çözmek yerine daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Çözüme eşkıyaya ve eşkıyalığa taviz vererek kavuşulamaz. Bu konularda tavizli davranmak yepyeni taviz taleplerini gündeme getirir ki, böyle sınırı belli olmayan tavizlere yönelen siyasi kadroları halk şiddetle tasfiye eder.

Peki ne yapalım? Sorunu çözmeyelim de ülke kan kaybetmeye devam etsin mi? Gibi anlamı pek de hoşa gitmeyen savların samimi yönelişlerin anahtarı olacağını kimseye anlatamazsınız.
Yani çözüm için sorunun tarafı olan terör örgütü ile siyasi sözcülerini muhatap kabul etmek ve bu sorunu "Görüşüp çözelim" stratejisi ile bertaraf etmek asla mümkün değildir.

Sorunun asıl kaynağı Avrupa Birliği veya Amerika'nın tahrik ya da hıyaneti olarak görülegelmiş ve meselenin benzeri kuşku ya da inançlar istikametinde çözüm arayışına muhtaç olduğu düşüncesi de ortaya konulagelmiştir.

Bu düşünceler de yersiz ve çözüm arayışları için bize fayda sağlamayacak düşüncelerdir.

Sonuç olarak:
Meselenin çözümünü sadece ve sadece kendi arzu ettiğimiz ve milletçe onayladığımız yöntemlerle bulmalıyız.
Eşkıyaya taviz vererek değil.
.
.
.

20 Haziran 2009 Cumartesi

VAH BENİM GÜZEL MEMLEKETİM!..




Neredeyse akılbaliğ olduğumuz günden bu yana içinde yaşadığımız toplumun ve tabii ki tüm memleketimizin sorunlarını kendi nefsimizden yani kişisel sorunlarımızdan önce düşünüp gelmekteyiz.
Bilmiyoruz, belki de tüm insanlarımız bizim gibidir.
Belki sadece kendisini siyasetçi kabul eden kesim böyle olmayabilir.

Eğer o kesim de yani kendisini siyaset adamı veya devlet adamı zannedenler de bizim kadar memleketimizin durumunu düşünse ve en az bizim kadar vicdanlı ve merhametli olsa, en az bizim kadar çileye ve sıkıntıya talip olsa, en az bizim kadar dürüst olsa ve en az bizim kadar kaygılı olsa, ufuk, vizyon, bilgi, tecrübe, sabır, iyi niyet ve merhamet sahibi olsalardı, güzel Türkiye’miz bugün dünyanın en gelişmiş ülkesi olabilirdi.

Şimdi halimize bakıp ancak yukarıdaki yargılara varmaktan öte bir değerlendirme yapmamız mümkün görünmüyor.
Esefle, üzüntüyle, kahrolarak, her gün ruhumuzu yerlerde süründüren olaylarla yıpranmamızın sebebi, bizim demokratik olgunluğumuzla, medeni halimizle, inanç dünyamızla, vatana bağlılık durumumuzun değişmiş olması ve milli konularda tercihlerimizin yeni şekilleniş içinde olmasıyla izah edilemez.

Farkındaysanız, bizler bizi yönettiğini zannedenlerin zulmüyle kıvranıyoruz.

Zulüm ki ne zulüm!..

Ekonomi perişan, sağlıklar bozuk, fikirsizlik diz boyu, akılsızlık fark edilmesi bile imkansız bir cinneti daime halinde omuzlarımıza çökmüş!..
Ar haya duygusu arşa çıkmış...Utanmayı unutmuşuz.

Okumayı bilmiyoruz. Yazmayı belli niyetlerle ve sadece ya şöhreti kazibe ya da çıkar için iş edinmekteyiz. Evlerimizde bed-bereket kalmamış. Bir mağaza ucuz ayakkabı veya kıyafet satacak diye televizyonlarda haber yapılıyor, evde en az mevsimine göre birkaç ayakkabısı ve gardrop dolusu giyeceği olan herkes, gece yarısı o mağazanın önünde kuyruğa giriyor.
Bir de akşam haberlerine bakıyorsunuz ki, ucuz mal satan mağaza vahşice yerle bir edilmiş, talana uğramış.

Televizyon kanallarında bizim toplumumuzun hiçbir kesimini tatmin edemeyecek ve memnun edemeyecek, yararlanma adına hiçbir şey sağlamadığı gibi zarar verdiği açıkça bilinen yayınlar yapılıyor.

Bir RTÜK var ki, başında oturan arkadaşla ilgili olarak ne yapılsa da oradan inse diye koskocaman Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Koca Devlet kara kara düşünüyor!..

Devlet ve organları ile Yöneticileri kara kara düşünürken, RTÜK’ün patronu TV kanallarıyla ilgili denetim görevinden çok, fener hikayeleri yüzünden toplum gündemini işgal ediyor.
O RTÜK denilen kurum sanki o hazret olmazsa yıkılıverir!..

İnsanın aklına takla attıran olaylar bunlar.
İşte buna benzer binlerce fuzuli tartışma konusu sebebiyle bizde ne huzur kaldı, ne Devlete ve Yöneticilerine hak verecek geçerli bir sebebimiz.

***

Şöhretli İlahiyat Profesörü zamparalıklarının hesabını veremediği topluma karşı saygısızlığa devam ediyor. Hem de alt perdeden ve de hiç olmayacak fetvalarıyla yine inanç dünyamızı alt-üst edecek şekilde..

Oturuyor bir kanala, saatlerce zevzeklik yapıyor. İslam ve Kur’an adına yaptığı her konuşma bir şeyleri yıkıyor ama O asla işin farkında değil.. Farkında ama işi yoluna koymuş malı götürme adına banknottan başka değer tanımayanlara mahsus bir tavırla konuşuyor da konuşuyor.

Yani gerçekten birisi “ Allah ile aldatıyor “ da zeytinyağı misali hep suyun üstünde duruyor.
Her konuyu da ondan başka iyi bilen yok..

İçki konusunda fetva mı istersiniz? Delilleriyle hemen elinizde: “ Ben böyle düşünmüyorum ama sarhoş olmadıkça birkaç kadeh atmak dinen caizdir” diyor.

Tam da bizim Bekri Mustafa torunlarına göre bir fetva..İşin garibi bu herzelere cevap verecek adam da kalmadı..
Vah benim güzel memleketim…

***

Başımızın belası terörü bitirmek için 2009 fırsat yılı imiş..
Nasıl bir fırsat, hangi açıdan fırsat, neye mukabil fırsat bilen yok..Herhalde Obama fırsatı olsa gerektir. Ama Obama hala Ermeni konusunda aynı yerdeyim diye diretiyor. Hatta sınırı açın diye emir veriyor. Biz ise, çaktırmadan göz kırpıyor ve olur diyoruz. Ama bir şartla (Aslı varsa) Ermeniler Karabağ’dan çekilsin diyoruz. Azerbaycan dikleşiyor, Moskova’ya koşuyor. Hemen telaşlanıyoruz. Gaz tuz meselesi diye “Bir millet İki devlet” söylemine yapışıyoruz...

Ama hep Vahşi Batı’nın dediği oluyor, bize de yutturulan yalanlarla avunmak kalıyor.
Vah benim güzel memleketim!..

***

Avrupa Birliği maceramız artık nefretleri mucip bir kör kandırmacasına dönüştü.
Sarkozi’nin cüce beyni ile Merkel’in bacak arasına sıkışıp kaldık adeta..

Şimdi de Avrupa Parlamentosu’nda rasistlerin zaferi kutlanıyor. Sarkozy ile Merkel yeniden seçiliyor. Alın bakalım size taptaze ve çok ısrarlı “ İmtiyazlı ortaklık” dayatması..
Siz durmadan bu gelişmeler süreci etkilemez diye kamuoyunu kandırın...Elin adamı bizi istemiyor. Avrupa Parlamentosu’nun en yetkili adamı Hans – Gert Pöttering daha birkaç gün önce net konuştu:
”Avrupa Birliğinin Türkiye’nin tam üyeliğine dayanamayacağına inanıyorum”

Hazret sözlerine bakınız neleri ekliyor:
“Türkiye Avrupa Birliği kriterlerini tam olarak yerine getirse bile, tam üyeliğine başka bir nesil karar verebilir”

Bu ifadeleri duyan ve bir türlü anlamak istemeyen bizim Böyyük Devlet Adamlarımızın ham hayallerini düşündükçe kahroluyoruz…

Anladınız değil mi?
AB Türkiye’yi kaldıramaz!
Vah benim güzel memleketim!..

***

Suriye sınırındaki yüzbinlerce mayın temizlenecekmiş...Herkes konuşuyor. İktidar ayrı, muhalefet ayrı, İş çevreleri ayrı, basın- yayın kuruluşları ayrı düşünüyor.. Herkes mayıncı kesildi.

Hiç kimse düşünmüyor ki, bu mayınlar 50 yıl önce bizim vatanımıza kimler tarafından ve hangi maddi imkanlarla yerleştirilmiş? Yerleştirmek mi zor ve pahalı, sökmek mi?
Devletin başı da buyurmuş ki: “Türkiye’ye toprak kazandırıyoruz”
Valla ne desek bilmem ki, sanki kendi vatan toprağımızı fethedeceğiz!..

Vah benim güzel memleketim!..

***

Benim memleketimin sorunlarını düşünmek sadece eleğini duvara asmış zavallı insanların işi mi?
Birileri ülkenin imkanlarıyla Karun gibi servet sahibi Maykıl Ceksın gibi de şöhret sahibi olurken, açlık sınırının altında paryalaştırılmış milyonlarca vatan evladının feryadına kim kulak verecek?

Ey vicdansız millet düşmanları...Ey kendi nefsinden başka, kendi koltuğundan, ikbalinden başka şey düşünmeyen çapsız politika soytarıları…
Bu Aziz Millet sizi asla affetmeyecektir.

Vicdanı kanayan milyonların çektiği maddi ve manevi sıkıntı ile alay edercesine gününü gün eden çirkin siyasetçilerden nefret edildiğini acaba kim ne zaman anlayacak?

Vah benim güzel memleketim!..
Huzur ve refah içinde yaşayamadan ölüp gidecek ve sinene gömüleceğiz ona yanıyorum!..


10 Haziran 2009

TÜRKİYE ‘NİN KAFASINI KARIŞTIRDILAR

.
Hayli zamandır içimden herhangi bir konuda yazı yazmak gelmiyordu.
Ama benim güzel memleketimde öylesine şaşılacak gelişmeler oluyor ki, insan kendi düşüncelerini bir şekilde ifade etmekten geri duramıyor.

Sanıyorum ki, çağdaş düşünce kaynağı işte böyle benim gibi acizlerin görüş açıklama ve olayları yorumlama mecburiyeti sebebiyle verimli bir kaynak haline geliyor.

Türkiye’nin binlerce sorunu var. Bu sorunlara her gün yenileri ekleniyor. Ama çok iyi biliniyor ki bu memleketin insanları sorunların çözümü için hiçbir müspet çalışma yapmıyor.

Yukarıdaki hükmümüz geneldir. Türkiye’de Hükümetler dün de bugün de sorunları çözme noktasında arzu edilen gayreti gösteremiyor. Gerekli çalışmaları yapamıyor.

Muhalefet partileri de üzerlerine düşen görevin sadece iktidarları eleştirmek ve bu eleştiriyi kavgacı bir üslupla yapmak, netice itibariyle ülke huzurunu bozucu, birlik ve beraberliği zedeleyici, hükümete vurayım derken devleti zayıflatıcı yeni problemler üretmektedirler.

EKRAN ŞEBEKLERİ

Türkiye son yıllarda tüm sorunlarını bu problem üreticiliğin atölyesi durumundaki TV kanalları sebebiyle de içinden çıkılmaz hale getirmiştir, bunun adeta kimse farkında bile değildir.

Sanıyorum ki herkes bizim kadar bu TV kanallarında ülke meselelerini içinden çıkılmaz bir toplumsal kargaşa haline getiren ve sayıları 25-30 ‘u geçmeyen akıldane ekran şebeğinin sürekli tezviratı sebebiyle de artık hayli huzursuz olmuştur. Hatta bu ekran şebekleri öylesine huzursuzluk kaynağı olmuştur ki, artık TV programlarında birbirine olmadık hakaretleri, terbiyesizce ve ahlaksızca küfür ve tahkir edici ifadeleri sözüm ona fikir mücadelesi adına, ama kendilerini seyreden milyonlarca insana saygısızlık yaptıklarını hiç düşünmeden ortaya koymakta ve kamuoyu gündemini işgal etmeyi başarmaktadırlar.

Dikkat ederseniz, memlekette başka adam kalmamış gibi, daha doğrusu memleket meseleleri hakkında sadece bu sayıları 25-30’u geçmeyen ekran şebeğinin dışında ülke sorunlarına kafa yoran insan yokmuş gibi, bizim zilli medya organları hep bu şebekleri evimize sokmakta ve huzurumuzu kaçırmaktadırlar.

Basın-yayın mesleğinin içinden birisi olarak ifade etmeliyiz ki, şahit olunan gelişmelerin ve olayların bu olumsuz minval üzere ülke gündeminde yer tutması artık gerçekten can sıkıcı olmuştur.

Can sıkıcı sorunları ve gelişmeleri bizlere duyuran ve her konuda kendine göre yargı ve yorumda bulunan bir kesim var ki, bunların memlekete verdiği zararı ciltler dolusu kitap yazarak anlatmaya çalışsak başarılı olamayız.

Türkiye siyaseti hırsı tepesini aşmış sayısı bir elin parmakları kadar bile olmayan, çirkef kaşalot, kaşarlanmış morukların sultasından bir türlü kurtulamıyorsa, bunun birinci müsebbibi de bu medya ve medya şebekleridir.

Yakın tarihte merhum Ecevit’in ayakta duracak mecali kalmadığı ve artık düzgün bir cümle kuramayacak kadar da rahatsız olduğu sıralarda, hastanede yatarken pencereden el sallamasını çok büyük bir olay yapan bu medya değil miydi?

Bu medya becerebilseydi, vefatından sonra da mumyalattırıp Başbakanlıkta oturtacaklardı. Zira işlerine öyle geliyordu. Şimdi devam eden büyük bir dava soruşturmasıyla alakalı olarak merhuma zarar verici tıbbi müdahalede bulunulduğu iddialarının haberlerini yayan da aynı medya olmadı mı?

MUHALEFETİN KOZLARI

Türkiye’de yönetime karşı muhalif olan tüm odaklar bir fikir etrafında ülke çıkarları doğrultusunda hizmet üretmek yerine, kendi içlerinde demokrasiyi anlayıp özümsemeden; halkçılıktan, demokrasiden, dürüstlükten, cumhuriyetçilikten, daha da önemlisi Atatürkçülükten ve laiklikten bahsediyorlar.

Zaten yıllardır Atatürkçülüğü kendilerinden başka kimseye vermek de istemiyorlar. Kemalizmi sömüre sömüre bitiremediler.
Bu umdeleri ve millete mal olmuş, milli vicdanda yerini bulmuş değerleri bir kesimin malı olarak görmesinden daha çirkin ne olabilir. Bunları muhalefetin kozları olarak ele almak ne kadar çirkindir? Bu çerçevede siyaset yapmak ne büyük hata ve haysiyetsizliktir?

Türkiye’nin sorunlarını, en önemlisi olan kürt sorunu başta olmak üzere bir çözüme kavuşturmak için Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu irade toplumun tüm kesimlerinde bir ümit ışığı gibi algılanırken ve gerçekten bir heyecan uyandırmışken, yepyeni bir enerji ve sinerji doğurmuşken, anlamakta hayli zorlanacağımız mahkeme kararları ortalığı karıştırıyor.

Yıllar öncesinde adeta gündemden kaldırılmış bulunan bir dava için Cumhurbaşkanı hakkında ülkenin tümünü rencide eden tavırlar ortaya konuluyor. Toplum bu olup bitene anlam vermekte acze düşüyor. Devletin birlik ve bütünlüğünü temsil eden Cumhurbaşkanı için adeta anlaşılması güç bir kampanya başlatılıyor. Sebep, neticelenmesi zamana bağlı bir mahkeme kararı oluyor.
Türkiye adeta kendi ayaklarına bir şarjör kurşun sıkıyor.

Siyasi varlığından kendi adıma nefret ettiğim bir kaşarlanmış politikacıyı dinlerken tüylerimiz diken diken oldu. Bu zatı muhterem, Sayın Abdullah Gül’ün tarafsız Cumhurbaşkanı olamayacağını iddia ediyordu. Yani AK Partililikten kurtulamayacağını, zira Başbakan Erdoğan’ın kendisini aday gösterip seçtirdiğini söylüyordu. Aynı zat Sayın Demirel’in, Sayın Özal’ın ve diğer siyasi kökenli Cumhurbaşkanlarının nasıl tarafsız kabul edilebildiğini ise hiç düşünmüyordu. Her şeyi çok iyi bildiği halde ahlaki durumu bunu icabettiriyordu ki böyle konuşuyordu. İnsan hayretler içinde kalıyor.

SAYIN BÜLENT ARINÇ’I DİNLERKEN…

Yeni Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç kendisini çok sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz bir devlet ve siyaset adamıdır.

Kendisiyle aynı dünya görüşünü paylaşırız. TBMM Başkanlığı’na seçildiği zaman bizim malum çevreler muhterem eşlerinin başı kapalı diye nerede ise askeri darbe çağrılarında bulunmuşlar, Sayın Arınç’ı linç etmeye kalkışmışlardı.

O tarihlerde kimi televizyon kanallarında biz de bu konuda ki olumsuz gelişmelere karşı fikirlerimizi açıklamış, tartışma programlarında Sayın Arınç’ın şahsında hakkı savunmuştuk.

Yine o tarihlerde kimi kadın dernekleri üye ve başkanlşarı kanal kanal dolaşıp bu çirkin kampanyayı bir süre devam ettirmişlerdi. Ama biz meseleyi kuyruğundan yakalayıp direndik ve başörtülü eşi sebebiyle Cumhurbaşkanı’na vekalet edecek olan Sayın Arınç’ın haklarını savunageldik.
Neticede Çankaya Köşküne Başörtülü eşi ile Sayın Abdullah Gül’ün oturduğunu gördük. Kıyamet de kopmadı.

Sayın Bülent Arınç Başbakan Yardımcısı olarak RTÜK ve TRT’den sorumlu.
Bir televizyon kanalında uzunca süren ve memleket meselelerinin tamamına değinen güzel konuşmasını dinledik. Bu konuşmasında RTÜK Başkanı Zahit Akman’ı çağırıp görevi bırakmasını istediğini, deniz feneri davası sebebiyle Akman’ın hem başında bulunduğu kurumu yıprattığını, hem kendisini yıprattığını ve hem de dolayısıyla hükümeti yıprattığını kendisine söylediğini anlattı.
Doğrusu “ Ha şöyle yahu” dedik ve açıklamalarını heyecanla dinledik. Ama doğrusunu söylememiz gerekirse, bu görüşmeden hemen netice hasıl olmadığını bizzat yine Arınç’ın ifadelerinden anladık.
Çünkü; Zahit Akman derhal istifasını açıklaması gerekirken, “ Nasıl olsa görev sürem Temmuzda doluyor. O zaman tekrar aday olmayacağım” demiş..

İşte bu olmadı.

Biz Zahit Akman’a karşı değiliz. Kendisiyle hiçbir samimiyetimiz ve tanışıklığımız da yoktur. Ama Sayın Arınç’ın ifadesine göre, Başbakan Yardımcımızın iradesi ve isteği bir emir kabul edilmeli ve derhal yerine getirilmeliydi.

Ben RTÜK Başkanı olsaydım ve bana böyle bir arzu ve emir belirtilse idi heme istifamı verirdim. Ama bunun olmaması Sayın Arınç’ın bir önemli puanını düşürmüştür. Şayet Başbakan araya girmiş olsaydı dahi Sayın Arınç’ın bu işi bitirmesi gerekirdi. Yoksa Zahit Akman’ın arkasında önemli biri mi var sorusunu akla getirmişlerdir. Bu da olabilir. Ama açıklanması kamuoyunda bir puanın silinmesine sebep olmuştur ki, Zahit Akman için değmezdi diye düşünüyoruz.
Neyse geçelim bu konuyu.. Sonuçta kim ne yaptı ise ya mükafatını ya da mücazatını görecektir..

HUKUK MESELELERİ

Bize göre Türkiye’de en çok güvenilen kurumlar arasına Askeriye ve adliye ilk sırada yer alır idi. Maalesef Adli yargının bu denli tartışma konusu haline getirilmesi ve hukukun siyasallaştırılması, yani siyaset zemininde dolaşıyor olması hiç iyi olmamıştır.

Ciheti Askeriye hakkında yapılan tüm menfi yorumlar ve olumsuz yaklaşımlar bizi tıpkı Adalet kurumuna olan saygı azaltıcı yorum ve yaklaşımlar gibi derinden üzmektedir.

Bu konuda tüm milletimizin rahatsız olduğunu düşünmekteyiz.

Kimi radikal çevrelerin ordu düşmanlığını ve kimi haksız çevrelerin hukuk kurumu hakkındaki olumsuz yaklaşımlarını bertaraf edecek olan da yüksek komuta heyetleri ile yüksek yargı kadrolarıdır.

Herkes Cumhuriyet Anayasasının hükümlerine göre ve o esaslar çerçevesinde görev ifa etmeye azami özeni göstermeli ve huzurun avdet etmesini sağlamalıdır. Hiç unutulmamalıdır ki, siyasi iktidarlar gelir gider. Ama bu önemli kurumlar devletin beyni ve bel kemiğidir. Ebediyen devletimizin yaşamasını sağlayacak olan önemli kurumlardır.
Bilhassa Yüksek yargı organlarının devlet erki içinde kendi pozisyonunu gözden geçirmesi elzem hale gelmiştir.

Türkiye bugün siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer tüm meselelerini azaltarak, bu meselelere çözüm bularak yoluna devam etmelidir.
Herkes çok iyi biliyor ki, kimi zararlı çevreler ve bilhassa muhalefet yapma adına ülke meselelerini hep tek pencereden görmeye çalışan politik kadrolar ile sığ düşünceli, her şeyi kendi fikri zaviyesinden değerlendirmeye çalışan bir gurup aydın müsveddesi tarafından Türkiye’nin kafası karıştırılmıştır.

Ülkemizin bu abandone durumdan ve anguaz halinden kurtuluşunun öncüsü elbette vatansever aydınlar ile insaf ve vicdan sahibi entelektüel çevreler, düzgün kafalı siyasetçiler olmalıdır.

Bu konuda ümitlerimizi yitirmiş değiliz.
İnşallah sıkıntılar atlatılacak, ülkemiz doğru bildiği yolda ilerleyecektir.


23 Mayıs 2009