Türkiye’nin gündemindeki en canlı konu, İstanbul’da yapılan IMF toplantıları ile bu toplantılara yerli ve yabancı kimi gurupların protestoları ile bunlara tepkiler olmuştur.
IMF, yani Uluslar Arası Para fonu ile Türkiye arasında global kriz öncesi başlatılan görüşmeler bir türlü sonuçlanamıyor.
Kah bizimkiler sesini yükseltip olmayacak ve inanılmayacak açıklamalar yaparak kamuoyumuzun gazını alıyorlar, kah IMF Yetkilileri Türkiye’ye gelip yaptıkları açıklamalarla gazımızı alıyorlar.
Sanki IMF değil de Doğalgaz tüccarı mübarekler!
Halkımız ve bazı kesimler biliyor ki IMF’ye sırtını dayayıp selamete erişmiş bir tek ülke yoktur. Mesela, bir tarihler “ Ekonomik mucizenin gerçekleştiği” iddia edilen Arjantin’de El Turko lakaplı Carlos Menem İktidarı döneminde bu ülkede enflasyonun Yüzde 55’lerden tek rakamlı sayılara çekildiği iddia edilmiş ve bunda IMF’nin kredilendirmesinin etkili olduğu iddia edilmişti.
Atladım uçağa ve Arjantin’e gittim.
Gittim de gördüm ki; abartılarak Türkiye’de reklamı yapılan IMF himmetlerinin bu ülkeyi felakete götürdüğü açıkça görülüyor.
Çünkü Arjantin Cumhurbaşkanı Carlos Menem bu ülkede para eden ne varsa satışa çıkarmıştı. 90’lı yılların başında Arjantin’in özelleştirmeden 55 Milyar Dolar elde ettiği ve devlet bütçesinin bu suretle denk hale geldiği iddia ediliyordu.
Oysa, Arjantin’de halk kertenkele gibi sürünüyordu.
20 yıllık bir Lise öğretmeninin aldığı maaş kaliteli bir ayakkabı almaya yetmiyordu.
Ülkede talep sıfırlanmıştı. İnsanlar ekmek alacak durumda değildi.
Ama Türkiye’den bakıldığında Arjantin harika gidiyordu ve ekonomik mucize yaşanıyordu!..
Hatta bu ülkeden döndükten sonra Türkiye Gazetesi’nde kaleme aldığım yazı serisinde Arjantin'in çok geçmeden tümüyle çökeceğini yazmış ve o zaman bizim anlı şanlı ekonomi yazarı, akıllı geçinen kimi zevatın eleştirilerine muhatap olmuştum.
Hatta yabancı sermaye olarak Türkiye’den o tarihlerde Arjantin’deki Dupont firmasına Sabancı Holding’in de ortak olduğunu yazmış idim.
İşte aradan çok kısa bir zaman geçti ve IMF Reçeteleri Arjantin’i temelli ölüme mahkum etti.
Halk açlıktan yağmalama olaylarına girişti. Hükümetler yıkıldı. İş yerleri ve dükkanlar yakılıp talan edildi.
İşte IMF’nin ihya ettiği (!) belli başlı örnek böylece tarihe geçmiş oldu.
Sonunda Arjantin IMF’ye olan borçlarını ödemeyeceğini, buna imkanı olmadığını açıklayıp işin içinden çıktı.
Tıpkı Mişon’a borçlu yahudinin hikayesine benziyor.
Mişon Salamon’a borcunu ödeyemez. Her gece yatakta da rahat uyuyamaz.
Karısı bir gün neden bu kadar huzursuz olduğunu ve uyumadığını sorar.
Mişon karısına Salamon'a olan borcunu ödeyemediğini ve Salamon’un kendisini çok sıkıştırdığını söyler.
Evlerinin pencereleri karşı karşıya olduğundan, Mişon’un karısı gece yarısı bağıra çağıra Salamon’u uyandırır ve
“ Ulan sahtekar Salamon benim kocamın sana borcu var ya; o borcu ödemiyoruz tamam mı?..”
Sonra kocasına döner ve
” Şimdi sen rahatça uyu , o sahtekar uyuyamasın kocacığım. İyi geceler” der.
İstanbul’da ülkenin tüm varlığını sömürdüğü gibi gözünü IMF’den gelecek paraya dikenler ve işini-gücünü buna endeksleyenler ile şimdiye kadar IMF reçetelerinin bir ülkeye nelere mal olduğunu bilenlerin savaşına şahit oluyoruz.
Her protesto için değişik yorum yapan topluma, Başbakanımızın yorumunun da eklendiği ve bu yorumun da yorumlanmakta olduğu görülünce IMF savaşının seyri gerçekten neşeli oluyor.
Hüseyin TANRIKULU
huseyintanrikulu@yahoo.com
10 Ekim 2009 Cumartesi
1 Ekim 2009 Perşembe
İSTANBUL SEVGİSİ
Bir haftadır İstanbul’dayım.
Hollanda’daki uçak kazasında sevgili oğlu Cüneyt’in ağır yaralı olarak mucizevi bir biçimde kurtulan ve şimdilerde Washington DC’de bir hastanede Cüneyt’i tedavi ettirmek amacıyla bulunan değerli ağabeyimiz, can kardeşimiz Rahim Er’in İstanbul özlemini dile getiren bir yazısı geçenlerde Türkiye Gazetesi’nde yayımlandı.
Rahim Er Beyefedi’nin İstanbul’u ne kadar sevdiği ve “İstanbul’u hangi odak noktalarından gönül hanesine yerleştirdiği çok iyi anlaşılan” bu yazısını okuyunca doğrusu olağan üstü etkilenmiştim.
İçimden İstanbul özlemi diyebileceğiniz bir duygu haresinin beynime oturduğunu hissettim.
İstanbul sevgisi bir başka şeydir.
Ama İstanbul’u bir gönül ve fikir adamı olarak sevmek başkadır, bir işportacı olarak sevmek başka…
İstanbul’u bir öğrenci olarak sevmek başkadır, bir öğretmen veya öğretici olarak sevmek başka…
İstanbul’u bir tüccar olarak sevmek başkadır, bir müşteri olarak sevmek başka..
İstanbul’u bir sporcu olarak sevmek başkadır, bir sportmen olarak sevmek başka…
İstanbul’u balıkçı olarak, şoför olarak, kaptan olarak, imam olarak sevmek başka…
Mimar olarak başka mühendis olarak başka seversiniz İstanbul’u…
Çocuk olarak başka,büyümüş biri olarak başka..Sağlam biri olarak başka, özürlü ya da hasta bir insan olarak başka seversiniz…
Kim olursanız olun, ne iş yaparsanız yapın, İstanbul’a ister bir günlüğüne ya da birkaç günlüğüne gelin, ya da yerleşip kalın mutlaka değişik biçimde ve değişik zevk ve lezzetler alarak seversiniz. Sevmemeniz mümkün değildir.
Ama bir mütefekkir iseniz, bir düşün adamı olarak bu sevginiz başka renklerde olur.
İstanbul’u birileri ancak fikir ve düşünce hanesinden süzülmüş kültür kırıntılarıyla önce süsler, dekore eder ve öyle sever.
İstanbul’un renklerine renk katan nice Ulu’ları bağrında misafir etmesiyle sevmeniz dışında beşeri sevgi ve muhabbet duygularıyla sevmeniz bir ölçüde sadece nefsi tatminden öte gitmeyen bir halet oluşturur.
Bu hal ise İstanbul’un Eminönü sahilinde, yosun kokusunun örttüğü istenmeyen lezzetteki bayat palamut kızartmasını yemeğe benzer.
Oysa İstanbul’un insanı cezbeden manevi iklimini modernizmin istenmeyen betonlaşmış kafa görüntüsü ve yapısı ile uzun süreli sevmeniz zaten mümkün olmayan bir şeydir.
Sevgili Rahim Er’in teneffüs ettiği İstanbul İklimindeki oksijen’in kokusunu alabilenlerin İstanbul’da temerküz eden nice sıkıntı ve üzüntülere rağmen nasıl mutlu olabildiği apayrı bir konudur.
İstanbul’u dertleriyle birlikte, sıkıntı,mihnet ve nice olumsuzluklarıyla beraber sevmek!..
İşte bu sevgi bir kara sevdadır ve kimse bu kara sevdanın nasıl oluştuğunu dahi anlayamaz, bilemez…
İstanbul’dayım birkaç gündür.
Özlemişim ne yalan söyleyeyim..
Güzel Anadolu’muzun ortasında, evlerden, dükkanlardan, içindeki insanlardan uzak, bir kır yerinin tertemiz sessiz ortamında kurduğum mekanımın, güzel evimin bahçesinden uzaktayım..
Derin ve muhteşem sade bir tabiat güzelliğinden çıkıp İstanbul’a gelmek ve bu hengame içinde zamanı kovalamak ne denli farklı bir durumdur, artık siz düşünün.
Ama inanın İstanbul sevgisi bir anda elinizdeki tüm nimet ve imkanları bir kenara itip, küllenen asıl sevgiyi çıkarıp önünüze indiriveriyor.
İstanbul budur Sevgili Rahim Er..
Evet İstanbul’u her şeyiyle seviyor ve özlüyoruz.
Hollanda’daki uçak kazasında sevgili oğlu Cüneyt’in ağır yaralı olarak mucizevi bir biçimde kurtulan ve şimdilerde Washington DC’de bir hastanede Cüneyt’i tedavi ettirmek amacıyla bulunan değerli ağabeyimiz, can kardeşimiz Rahim Er’in İstanbul özlemini dile getiren bir yazısı geçenlerde Türkiye Gazetesi’nde yayımlandı.
Rahim Er Beyefedi’nin İstanbul’u ne kadar sevdiği ve “İstanbul’u hangi odak noktalarından gönül hanesine yerleştirdiği çok iyi anlaşılan” bu yazısını okuyunca doğrusu olağan üstü etkilenmiştim.
İçimden İstanbul özlemi diyebileceğiniz bir duygu haresinin beynime oturduğunu hissettim.
İstanbul sevgisi bir başka şeydir.
Ama İstanbul’u bir gönül ve fikir adamı olarak sevmek başkadır, bir işportacı olarak sevmek başka…
İstanbul’u bir öğrenci olarak sevmek başkadır, bir öğretmen veya öğretici olarak sevmek başka…
İstanbul’u bir tüccar olarak sevmek başkadır, bir müşteri olarak sevmek başka..
İstanbul’u bir sporcu olarak sevmek başkadır, bir sportmen olarak sevmek başka…
İstanbul’u balıkçı olarak, şoför olarak, kaptan olarak, imam olarak sevmek başka…
Mimar olarak başka mühendis olarak başka seversiniz İstanbul’u…
Çocuk olarak başka,büyümüş biri olarak başka..Sağlam biri olarak başka, özürlü ya da hasta bir insan olarak başka seversiniz…
Kim olursanız olun, ne iş yaparsanız yapın, İstanbul’a ister bir günlüğüne ya da birkaç günlüğüne gelin, ya da yerleşip kalın mutlaka değişik biçimde ve değişik zevk ve lezzetler alarak seversiniz. Sevmemeniz mümkün değildir.
Ama bir mütefekkir iseniz, bir düşün adamı olarak bu sevginiz başka renklerde olur.
İstanbul’u birileri ancak fikir ve düşünce hanesinden süzülmüş kültür kırıntılarıyla önce süsler, dekore eder ve öyle sever.
İstanbul’un renklerine renk katan nice Ulu’ları bağrında misafir etmesiyle sevmeniz dışında beşeri sevgi ve muhabbet duygularıyla sevmeniz bir ölçüde sadece nefsi tatminden öte gitmeyen bir halet oluşturur.
Bu hal ise İstanbul’un Eminönü sahilinde, yosun kokusunun örttüğü istenmeyen lezzetteki bayat palamut kızartmasını yemeğe benzer.
Oysa İstanbul’un insanı cezbeden manevi iklimini modernizmin istenmeyen betonlaşmış kafa görüntüsü ve yapısı ile uzun süreli sevmeniz zaten mümkün olmayan bir şeydir.
Sevgili Rahim Er’in teneffüs ettiği İstanbul İklimindeki oksijen’in kokusunu alabilenlerin İstanbul’da temerküz eden nice sıkıntı ve üzüntülere rağmen nasıl mutlu olabildiği apayrı bir konudur.
İstanbul’u dertleriyle birlikte, sıkıntı,mihnet ve nice olumsuzluklarıyla beraber sevmek!..
İşte bu sevgi bir kara sevdadır ve kimse bu kara sevdanın nasıl oluştuğunu dahi anlayamaz, bilemez…
İstanbul’dayım birkaç gündür.
Özlemişim ne yalan söyleyeyim..
Güzel Anadolu’muzun ortasında, evlerden, dükkanlardan, içindeki insanlardan uzak, bir kır yerinin tertemiz sessiz ortamında kurduğum mekanımın, güzel evimin bahçesinden uzaktayım..
Derin ve muhteşem sade bir tabiat güzelliğinden çıkıp İstanbul’a gelmek ve bu hengame içinde zamanı kovalamak ne denli farklı bir durumdur, artık siz düşünün.
Ama inanın İstanbul sevgisi bir anda elinizdeki tüm nimet ve imkanları bir kenara itip, küllenen asıl sevgiyi çıkarıp önünüze indiriveriyor.
İstanbul budur Sevgili Rahim Er..
Evet İstanbul’u her şeyiyle seviyor ve özlüyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
