3 Ekim 2008 Cuma

CEMİL BİLGİÇ VE CEM ERTÜRK’ÜN ARDINDAN

Refikam dün akşam “ Hüseyin bey sizi çok üzeceğini biliyorum ama söylemek mecburiyetindeyim. Cemil Bilgiç Ağabey ile Cemalettin Cem Ertürk vefat etmiş. Başımız sağolsun” dedi.

Donup kaldım.Cemil Ağabey güzel yüzlü gülücükleri ile karşıma dikiliverdi.

Hayal haznemden eşkalini silip bir kenara koyabilmem ne mümkün!..
Mübarek el’an yüzüme gülüp duruyor. Ben O’nu hep bu mülayim güler yüzlü haliyle hatırlardım. Bundan böyle de o güzel haliyle hatırlayacağım.

İnşallah hep hatırlayıp rahmet ve dualarla anacağım. Çünkü Cemil Bilgiç ağabey duaların en güzelini hak etmiş bir “Ağabey” idi.

Cemil Ağabey ince ruhlu, sanatkar mizaçlı, ipek yüreğiyle müştereken ve birlikte kölesi olmaktan şeref duyduğumuz Ulu kapının gerçek sadakat ve ihlas sahibi yiğitlerinden sadece birisi idi.Ama en çok sevilenlerden birisi olduğunu yüreğime damlayan acı ve hüzün kanından anlıyorum.

O’nun üfulüne çok üzüldüm,çok üzüldüm,çok üzüldüm.

Ama doğrusu O’nun böylece benden önce Sevgilimize kavuşacağını da düşünüp hem gıpta ettim ve doğrusu biraz da kıskanır gibi bir hisse kapıldım.

O’na selamımızı götürecek,ebedi aleme giden yolun önemli durağı olan yeni dünyasındaki Sevgilimize ve O Mübareklerin sevdiklerine bizlerin dualarını yanında götürdüğüne inanarak biraz ferahladık.

Üzüntüler var,hüzünler var,meyus olmak mümkün,hatta bedbin düşmek bile muhtemel oluyor. Ama her faninin aynı sona ulaşacağı, aynı tadı tadacağı kaçınılmaz bir durum. Bugün O’na yarın bize,hepimizedir.
Takdir-i İlahi bu.
Cemil Bilgiç Ağabey’e gıpta duyarak sağ kaldıkça üzülecek,ama hep dualarımızda adını zikredeceğiz.
Mevlamız Celle ve Ala Hazretleri rahmet ve mağfireti ile muamele etsin,amin…

Tabii ki Cemalettin Cem Ertürk’ün vefatına da derin bir şok ve üzüntü ile muttali olduk.
Cemalettin Cem Ertürk de yıllarca Türkiye Gazetesinde ve TGRT ile diğer İhlas kuruluşlarında birlikte çalıştığımız çok kıymetli bir arkadaşımızdı.
O da sanatkar ruhlu bir insandı. Çizgi romanları filmlere konu olmuş değerli bir gazeteciydi.
Acı dolu yüreğimden hafızama yansıyan nice hatıralar var.
Yeri gelmişken sadece birisini arz etmek isterim.
Türkiye Gazetesi’nin henüz büyümeye başladığı yıllardayız. Bir gün Gazetemizin Sahibi Muhterem Enver Ören Ağabeyimiz Cemalettin Cem’i işe almışlar ve eski mekanımız olan Cağaloğlu’ndaki Güle Güle Apartmanında Pikaj-Montaj servisinde teknik personel ile gazetenin sayfa planlarını değiştirmek üzere toplantı yapıyorlar.

Bendeniz ise Cemil Bilgiç Ağabey’in yönettiği bu servisteki toplantıya giriverdim.

Enver Ağabey, “ Hah,Allah’ın kulu gel bakalım, yeni sayfa planlarımızı nasıl buluyorsun?” diye sordular.
Baktım ki, Türkiye Gazetesi’nin en önemli sayfaları olan Orta sayfanın kaldırılması öngörülmüş.
Buna şiddetle karşı olduğumu, Türkiye Gazetesi’nin en önemli özelliğinin bu orta sayfalar olduğunu söyledim ve bu sayfaların kaldırılmamasını, olduğu gibi devam etmesini tavsiye ettim.
Enver Ağabeyimiz, “ Beyler orta sayfalar aynen kalacak. Toplantı bitmiştir.” Buyurdular ve o gün bu gündür, orta sayfalar aynen hatta daha güzel olarak yayımlanmaktadır.

Zaman içinde Cemalettin Cem Ertürk’ün bizim bu hatıramızı her fırsatta başkalarına anlattığına şahit olmuşumdur.

Daha bir ay kadar önce kendisiyle İstanbul’da gazetemizi ziyarete gittiğimizde görüşmüş ve kucaklaşmıştık.

Bembeyaz saçları ile nurlu siması beni cezp etmişti. Gazetede mi çalışıyorsunuz diye sordum. Cevabı gülüşerek şöyle olmuştu:
“ Arkadaşım ben yazılı basından görüntülü medyaya terfi etmiş biriyim. Televizyonculukla iştigal ediyorum.”
O’nun hayali de yaşlı gözlerimin buğusuna rağmen pırıl pırıl karşımda duruyor.
O da Sevgili’nin yanında olmak üzere bizi terk edip gidivermiş.
Allah-Teala kabirlerini cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin.

Bizleri bu dünyada sevdiklerimizin sancağı altında bir araya gelen talihli kullardan eylesin. Amin.

Cemil Ağabey’in ve Cem Ağabey’in Aile yakınlarına, başta Enver Ören Ağabeyimize ve tüm kardeşlerimize taziyelerimizi arzediyoruz.




11 Ocak 2008

KANSERDEN KORKMAYIN

Günümüzde kanserin kesin olarak tedavi edilen hastalıklar listesinde olmaması beni hiçbir zaman korkutmadı.

Mide ameliyatı olmam gerektiği ve midemin tamamen alınmasının şart olduğu ilk defa Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin genç doktorlarınca bildirildiğinde tuhaf ve izahı imkansız duygulara kapılabilirdim.
Öyle olmadı.
Bunda da bir hayır vardır diye düşündüm. Öncelikle çok üzülen aile yakınlarımı, eşimi, çocuklarımı muhtemel üzüntü verici sonuçlara hazırlıklı olmaları için organize ettim. Onlara moral açısından güç kazandıracak telkınlerde bulunmaya başladım.

Her gün benden hiç duymadıkları yepyeni şeyler duymaya başladılar. Olabildiğince şakacı olmaya gayret sarfettim.Eğer üzülmüş olsam ve bunu onlar anlasaydı, içlerinden birçoğu değişik hastalıklara düçar olabilirdi.

Her gün herkese çok iyi olduğumu ve daha da iyi olacağımı söyledim. Sonsuz şükür ve teslimiyet içinde olmanın verdiği rahatlığım çevremde durumumla ilgilenen herkesi memnun ediyordu. Bu pozitif enerjiyi yayabilmem sayesinde eşim-dostum-çocuklarım ve sevenlerim rahat oldular. Onları fazla üzmediğim için ben de rahat ettim.

MİDEYİ ATIYORUZ

Kanser olan ve orta evrede iken yakalanmış bulunan,yani teşhiste biraz geciktiğimiz hastalığın yayılma tehlikesine karşı radikal bir ameliyata ihtiyacım olduğu kesindi.

Çapa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi bölümünde ameliyat olmamızın hayırlı sonuçlar vereceğini düşündük ve Prof.Dr. Türker Bulut’la randevulaştık.

Filmlerimi Hoca’ya verdik. İnceledi ve gözlerimin içine bakarak şunları söyledi:

Sizin midenizin tamamını alacağım. Karaciğer’e yapışmış olan tümör’ün bu organa komşuluğu sebebiyle tehlikeli olması muhtemel. O sebeple belki karaciğerin bir bölümünü de alabilirim.Ama netice itibariyle ve Allahın izniyle sizi kurtarırız.’

Türker Bulut Bey genç ve mesleğinde dünya çapında başarılı olduğu teslim edilmiş bulunan medar-ı iftiharımız bir Bilim adamı.Bu liyakatını ispat edecek açıklamalar yapıyor ve benim korkmamamı öğütlüyordu:

Mide kanseri en çok Japonya’da görülüyor. O sebeple Japonlar konuyla ilgili olarak hayli ileri sayılacak bir çalışma içindeler.Çünkü çiğ balık ve füme balık yiyorlar. Çok yedikleri için de mide kanserine yakalanıyorlar. Ama Japon doktorlar hastalarının yüzde 70’ini tedavi ediyorlar. Japonya’da her yetişkin insan yılda bir kere midesine endoskopi yaptırıp raporunu çalıştığı işyerine veriyor. Bunu yapmaz ise, sigortası tedavi masraflarını ödemiyor. Bizde ise hastalar iş işten geçtikten sonra hekime baş vuruyor. Bizim tedavide başarı nisbetimiz ise yüzde 65. Onun için korkmayın,midenizi alırız, tedavinizi yaparız ve 5 yıl yaşadıktan sonra bu hastalığın yayılmadığını göreceksiniz ve inşallah sizi kurtarmış olacağız.’

Bu açıklamalar bana beklemediğim bir güç ve rahatlık verdi.Doktorun yanına giderken yüzde ellilik moralim varsa bu açıklamaları dinledikten sonra yüzde yüz’e çıktı. Hemen aynı gün bıçak altına yatabileceğimi söyledim.Ama öyle olmadı. Hastaneye yattıktan sonra hazırlık yapıldı ve 11 gün sonra 16 Nisan 2004 günü ameliyat oldum.

Kanserli midem atılmış,2500 cc’lik midemin yerine ince barsaktan 50 cc’lik bir mide yapılmıştı.Karaciğerimin bir bölümü de atılmıştı.

Karın boşluğunda bulunan lenf düğümlerinden 20 tanesinden parçalar alınmış ve patolojik tahlile yollanmıştı. Bu lenf gangliyonlarından sadece 2 tanesinde metastaz yani kanser hücresi görülmüştü. Genelde çok tehlikeli olan mide kanseri bu ameliyat sonrası tehlikeli olmayacaktı. Zira 6 ay kemoterapi olmam tavsiye edilmişti. Bu tedaviyi de dünyalar iyisi Prof.Dr.Sevil Bavbek uyguladı. Bu Onkoloji Uzmanımız da dünya çapında liyakate layık değerli bir üniversite hocası. Kemoterapi tedavisinin işi garantiye almak için uygulanan bir yöntem olduğunu anlattılar. İstersem ilaç tedavisini yaptırmayabileceğimi de söylediler. Ama klasik tedavi yöntemlerinden vazgeçmeme adına bu tedaviyi de tamamladık.

ÇOK ZOR GEÇEN 8 AY

Kemoterapi tedavisi sonunda kalbim zayıf düştü. Anjiyo olup biraz rahatladım. Daha sonra içi taş dolu safra kesemi de ameliyatla çıkartıp attırdım.Yani 3 ayrı operasyonu 6 ay içinde yaşadım. Ama hiçbir zaman bedbin ve hayata küskün olmadım.Belki de bu sayede şimdi rahatlamış bulunuyorum.

Kanserden korkmadım.Bu sebeple beynim hayattan vazgeçmedi,bedenim de yenilmedi.

ŞİMDİKİ MERAKIM: EBEDİ HAYAT

Başımdan bunca sıkıntı geçti. Bir yudum suya hasret kaldım. Bir damla suyu yutamadım. Bir lokma ekmeği yiyemedim. Nefsimi körletme adına da olsa birkaç kaşık çorba içemedim. Aylarca bu durum devam etti.İşte dünya nimetleri, dünya hayatı bu kadar emanet bir hayattı.
Hastalığım süresince hep ölümü düşünmekten kendimi alamadım. Ama bu hastalık sebebiyle ölüp gideceğim ve dünyayı değiştireceğim diye asla manevi çöküntüye de uğramadım.

Şimdi en büyük merakımı tüm dostlarımla paylaşıyorum. Elbette bir gün ben de öleceğim. Götürüp iki metre derinliğinde bir çukura bırakacak ve üzerimi külleyecekler.Sonra kabirde başlayacak yeni bir ebedi hayatın eşiğine adım atmış olacağım. Orayı öylesine merak ediyorum ki hiç sormayın. Bir insana hiç görmediği bir ülkeye gideceği bildirilse ve eline uçak bileti verilse nasıl heyecanlanır ise, bu heyecan ve merakın bin mislini hissediyor ve yaşıyorum.

Kanserin bana kazandırdığı bu duygu sebebiyle de ayrıca şükrediyorum. Öyle ya; hiç kabire gireceğimi düşünmeden yaşayıp, aniden ve hiç beklenmedik bir kaza ile de ölebilirdim.

Bizleri yaratan, sonsuz ve sayısız nimetleriyle donatan,nice yıllar sağlıklı ömür veren Yüce Rabbimize sonsuz şükürler olsun.Hayır ve şerrin ondan geldiğini,dertleri ve dermanlarını yaratanın da Yüce Yaratıcımız olduğunu asla unutmadan yaşamak şiarımız olmalıdır.Bu bilinç hali ise dünyanın en amansız hastalıklarının kesin tedavisi için beşeriyetin muhtaç olduğu tartışılmaz ilaçtır.

Rahmetli Bediüzzeman Hazretleri ne güzel buyurmuşlar:
“Hasta bir unsurun alil bir uzvun reçetesi ittibaı Kur’andır”

Geçirdiğim hastalıklar ve buna bağlı ameliyatlar sırasında hazık ilgi ve alakasını esirgemeyen tüm Doktorlarımıza,sevgili Hemşirelerimize,yakın-uzak tüm akraba,arkadaş ve dostlarımıza, dualarıyla bize destek olan herkese ve hasseten çok sevgili hemşehrilerim Piribeyli halkına kalbi şükranlarımı arz ediyorum.



11 Mart 2005 -Cuma/Türkiye Gazetesi

KANSERİN ETKİLERİ

İnsan kansere yakalanınca ,hastalığın bedeni üzerinde yaptığı etkiyi unutmak için çok yoğun gayret sarf ediyor. Ama hastalığın tedavisi ,genellikle uzun zaman aldığı için de hastaya durumunu hatırlatan bir sinyal gibi etki yapıyor.

Bu sebeple çoğu hastalar kanser hastası olduğunu ,hastalığın belirtilerinden ziyade,uygulanan ilaç ve radyoterapi tedavisinin yan etkileriyle hatırlamaktadırlar.

Ben de hemen hemen aynı şekilde “Kanserlilik “ psikozunda uğraşıp durdum.
Şükürler olsun tedavi süreci sona erdi de rahatladım. Bu rahatlık aynı zamanda beyinde meydana gelen bir rahatlama olmaktadır.

Zira tedavi sürecince hasta ve çevresinde yaşanan kaygı ve depresyon hali gerçekten zaman zaman çekilmez oluyor. Başta eşiniz olmak üzere yakın aile fertlerinin size çaktırmasa da isyan ettikleri oluyor.

Hasta bu süreçte elinde olmaksızın titizlenmeyi,hatta aksi davranışları,çevresine büyük sıkıntı verecek şekilde yaşıyor. Kendisi sıkıntılar sebebiyle bıkar,usanır. Ama aile yakınları ve kendisine bakmakla mükellef olan kişilerin sabrını zorlayıp,onların da sağlık dengelerini bozduğunu hesaba katamıyor.

Hastaların bundan şiddetle ve dikkatle kaçınması gerekmektedir. Tabii ki en zor olan da budur. Çünkü ameliyat sonrası zayıflayan bünye bir de kemoterapi denilen ilaç tedavisiyle birlikte tam bir direnç kaybına uğruyor.

Duruma göre haftalık,aylık veya daha değişik aralıklarla uygulanan ilaç tedavisinin amacı ,vücuttaki kanserli hücreleri yok etmek olduğundan,ilaçlar hızla üreyen hastalıksız hücreleri de öldürüyor. Bunun sonucu olarak da sindirim sistemi kanserlerinde,ağız içi hücre ve dokuları ile yutakta yaralar oluşuyor. Bu durum ise hastanın ağzından beslenmesini belli sürelerle imkansız hale getiriyor. Tabii ki hasta sur’atle kilo kaybediyor. Mesela ben 62 kilo ile ameliyata girdim.55 kilo olarak çıktım. 49 kiloya kadar düştüm. Şimdilerde yeniden 61 kiloya çıktım. İdeal kilom ise yetmiş beşti.

SOFRAYA KÜSMEMELİ

Beslenme güçlükleri sağlam bünyelerde bile menfi etkiler yaparken,kanserli hastaların özellikle kemoterapi sırasında yutma güçlüğü,kusma ve bulantı bahanesiyle yemek yemeyi bırakması , reddetmesi çok tehlikeli bir durum sayılıyor. Ben bütün zorluğuna rağmen yemek yemeyi hiç ihmal etmedim. Zorla yedim. Azimle ve ısrarla beslenmeme dikkat ettim. Çoğu hastalar bunu başaramıyor ve maalesef sonu iyi olmuyor.

Hasta sofraya oturup bir lokma yemek aldığında tıkanıyor,kusmak istiyor ama kusamıyor ve çok zorlanıyor ise,rahatlayıncaya kadar gerekli pozisyonu alarak yatıp dinlenmeli,yeniden sofraya dönmeli ve zor da olsa yemeğini yemelidir.

Eğer hasta tıkanma,kusma,şişkinlik ve daha değişik geçici şikayetlerini bahane ederek sofraya küserse kesinlikle zorda kalabilir. Öyle bir zafiyet hali meydana gelir ki artık kemoterapi dahi uygulanamaz olabilir.

SİNİRLER İFLAS EDİYOR

Kansere yakalanmış ve ameliyat olmuş insanlarda hem fiziksel ve hem de ruhsal olarak tam bir çöküntü hali meydana geliyor.

İnsan hasta olunca duygu ve düşünce açısından genel olarak her gün ve günün büyük bir kısmını içine alan devamlı üzüntü veya boşluk duygusu yaşıyor. Bu hal insanda temponun düşmesine yol açıyor. Çünkü insan suçluluk,değersizlik ve çaresizlik duygusuna da kapılıyor.

Hastalık günlük hayata ve işlere yönelik ilgisizlik doğuruyor. Allah korusun bu hallere dayanamayıp pes edenler oluyor. Ölüm düşüncesi çoğu insanda başka zafiyetlerden dolayı intiharlara sebep oluyor.

Kanserli hastanın davranış ve tutum bakımından ,hafıza zayıflaması,dikkat kaybı ve buna bağlı problemler,unutkanlık ve tam bir ilgisizlik ile sürekli huzursuzluk hali gösterdiği,bu hallerin her hastada görülen ortak özellikler olduğu tespit edilmiş.

Bütün bu halleri,mide kanseri olup ameliyat geçiren ben de yaşadım.

FİZİKİ ETKİLER

Kanser hastalıklarının bir de fiziki etkileri var ki insanı perişan eden bu etkileri ortadan kaldırmak büyük bir azim ve sabır istemektedir.

Hastalarda gözlenebilir kilo kaybı veya artışı görülüyor. Her gün müthiş bir yorgunluk hissediliyor. İnsanın uyku düzeni tamamen bozuluyor. Yeme düzeni ise gitgide artan şekilde düzensizleşip adeta bozguna uğruyor. İştahsızlık veya çok fazla yemek yeme ihtiyacı görülüyor.
Bunların tuzu biberi ise her şeyi ağlama sebebi sayıyor ve ağlıyorsunuz.

Sebebini anlayamadığınız bir çok ağrıyı aynı anda veya tek tek ama fasılasız hissediyorsunuz.
Bütün bu şikayetler ve istenmeyen durumlar 2 haftadan fazla devam ediyor ise mutlaka bir uzmana başvurmak gerekiyor. Doktorlar duruma göre ilaç verip sizi rahatlatabiliyor. Ama nasıl olsa bu hastalık böyle,hastalığın seyri bu diyerek umursamaz isek kendimizi zora sokmuş oluyoruz ki,bizim ülkemizde kanserli hastaların tedaviye cevap verememesinin başlıca sebebi budur.

PSİKOLOJİK DESTEK

Kanser hastaları için ilaç veya radyoterapi tedavisi kadar psikolojik tedavinin de önemi büyük. Bir seviyede hastaya manen destek sağlanması kaçınılmaz oluyor.
İnsanın hayatına “ KANSER “ kelimesi girince ,o insan duygu ve düşünceleri itibariyle zorluklar tüneline girmiş hissine kapılıyor.

Yoğun bir kararsızlık başlıyor. Nasıl davranacağı konusunda hiçbir kararlılık gösteremiyor. Depresyon ve kaygıları artıyor. Eğer hasta geçmişte de psikolojik sorunlar yaşadıysa ,kanser tedavisi sırasında bu sorunları artarak yeniden ortaya çıkıyor.

Duygusal açıdan öylesine zorlanılıyor ki hastalık kavramını kabul etmekle birlikte , tedaviyi olumsuz etkileyen haller ortaya çıkıyor. Öyle bir noktaya geliniyor ki tedaviye ara veriliyor ve bu defa hasta daha da zora girmiş oluyor.

Bütün bu durumlar ,hastada kaygı ifadelerinin sürekli tekrarına yol açıyor. Hasta gerginlik ve endişe duyguları içinde olduğunu reddediyor. Kontrol edilemeyen kuruntu ve endişelere kapılıyor. Hastada öfke patlamaları görülebiliyor.

FİZİKSEL YAKINMALAR

Tedavi olması beklenen hastanın psikolojik durumuna ilaveten fiziksel yakınmaları da başlıyor. Sık sık insanın kaslarında gerilme oluyor. Titreme ve seyirme , nefes darlığı,terleme,ağız kuruması gibi durumlar meydana geliyor.

Hasta zayıfladığı için sık sık kalp çarpıntıları baş gösteriyor. Kemoterapi olan hastalarda kalp şikayeti taşikardi ve başka rahatsızlıklar da görülebiliyor.

Tedavi süresinde hastayı tedavi eden doktorlar ve sağlık ekibi dışında ,hastanın fiziksel ve ruhsal durumu ile ihtiyaçlarının belirlenmesinde hasta yakınlarının çok etkili bir rolü olduğu muhakkak.
Hastalığımın teşhis edilmesinden itibaren bir cerrahi uzmanı olan kızımın benim tedavimde en büyük fedakarlığı ve rolü üstlendiğini burada kaydetmek durumundayım.

Elbette herkesin evinde bir doktoru olamaz. Ama bütün doktorlarımızın hastalarına bir anne,bir baba veya bir kardeş gibi ihtimamla baktıklarını bu hastalığım döneminde tesbit ettim. Esasen iyileşmemde tüm doktorların ve tüm hastane kadrolarının büyük payı olduğunu memnuniyetle ifade etmem gerekiyor.

Bunu bilhassa yazıyorum. Çünkü maalesef bizler sağlığımız için gece gündüz çırpınan bu insanların kıymetini pek bilmiyoruz.Hemen hemen hepimiz sağlığımıza dikkat etmiyor ve hasta olana kadar ne lazımsa yapıyoruz.

Allah Teala’nın bize verdiği sıhhat emanetini iyi taşımıyoruz. Tahrip ediyoruz. İş işten geçtikten sonra doktora,hastaneye başvuruyoruz. Ama yapılacak şeylerin kısıtlı olduğunu bilemiyor ve her şeye rağmen bizi sağlığımıza kavuşturmak için çırpınan,sabahlara kadar uyumayan,ertesi gün de akşama kadar bıkmadan usanmadan çalışan sağlık personeline iyi ve hoşgörülü davranmayı beceremiyoruz.


10 Mart 2005- Türkiye Gazetesi

KANSER OLDUK NE YAPALIM ? TAKDİR BÖYLE İMİŞ

Çağımız insanlarının en çok korktuğu hastalıkların başında kanser geliyor. Herkes ve bilim çevreleri halen ,kanserin tedavisi kesin mümkün olmayan bir hastalık olduğunu kabul ediyor. Aslında hastalığa yakalanıp şu ya da bu şekilde tedavi olan bir çok insanın uzun yıllar yaşadığı da biliniyor.

Peki akla şöyle bir soru gelmez mi ?

Bazı insanlar kanser oluyor,tedavi görüyor ama bir süre sonra vefat ediyor.
Bazı insanlar ise aynı hastalığa yakalanıyor,tedavi görüyor ve uzun yıllar yaşıyor.
Bazı insanlar ise bu hastalığa hiç yakalanmamış gibi hayatını sürdürüp gidiyor.

Şu halde bir insanın kanser olması mutlaka bu hastalıktan dolayı öleceği anlamına gelmiyor. Bir başka açıdan düşünürsek kanser olan her insan bir süre sonra tedavi olabiliyor ve normal hayatına devam ediyor.

Bu durumları tespit edip ,uygulanan klasik tedavi yöntemlerinin faydasız olduğunu kabul etme imkanı var mıdır ?

Akıl yoluyla bu soruya verilecek cevap “HAYIR “dır.
Hastalığa yakalandığımızı öğrenince aklımıza danışıp,” Hayır kanserin tedavisi ve bu hastalığa yakalanan herkesin iyi olması,yeniden sağlığına kavuşması mümkündür” gibi bir hükme vardık. Bilinen görüşler,bilimsel veriler ve gerçekler ortada. Ama bir hasta olarak benim görüşüm de bu… Herkesin itiraz hakkı mahfuzdur.

HASTALIĞA İLK ADIM

Hastalığın teşhisi ile birlikte insanın ilk karşılaştığı durum ; bu hastalığın adının ve manasının,hasta hayatında meydana getirdiği “belirsizlik “ duygusu olmaktadır.
Bu durum kısa zaman sonra yerini başka duygulara bırakmaktadır.
Kadere imanı olan ,tevekkül sahibi,her şeyin Allah Teala’nın muradıyla olduğunu ve oluştuğunu kabul eden insanlarda ,hastalıktan sonra bir “ belirsizlik “ duygusu yaşanması elbette mümkün değildir.

Hasta kişinin “bir çok insan gibi ben de kanser oldum. Kader böyle imiş ,ne yapalım” diyerek olayı olabildiğince normal karşılaması gerekmektedir.

Tabi bu teslimiyet öyle çok kolay olmuyor.Bunu başarmak tamamen maneviyatla ilgili. Onun için kanserli insanlara hastalıkla mücadele ederken “ Aman moralini bozma “diye nasihat edilir.

“ Moral “ kelimesinin Fransızca bir kelime olduğunu ve bu kelimenin tam karşılığının ise “İMAN “ olduğunu bir çok insan bilmez.
Nasihatçılar ,”Moralinizi yüksek tutun,paniğe kapılmayın “derken,aslında “ İmanınızı yüksek tutun “demek istemektedirler.
Özetle ,imanı olan kişinin hangi maraz ve hastalık,hangi felaket,hangi kaza ve bela ile karşılaşırsa karşılaşsın,yelkenleri indirmediği ,yiğitçe ve tevekkül içinde hayatına devam ettiği ,netice olarak Allah’ın izniyle hiç hasta olmamış gibi yaşadığı görülebilir.

NEDEN BEN ,NEDEN ŞİMDİ DEMEYELİM

Uzmanlar kansere yakalandığını öğrenen kişiler arasında yapılan araştırmalarda , genellikle hastaların ilk tepkilerinin “ Neden ben, neden şimdi “ şeklinde olduğunu ifade etmektedirler.
Bu hoş ve doğru olmayan sorular yerini nadiren şu en doğru ifadelere bırakıyor ki tüm hastaların bu ruh hali ve düşüncede olması arzu edilir.

“ Demek ki kaderim böyle imiş,takdir böyle imiş, Allah Tealadan gelene ne denir ; elbette hakkımda en hayırlı olan bu imiş ” diye manen güçlü olmaya çalışmak gerekmektedir.
Bu başarıldığında insan hiç hasta değilmiş gibi yaşayabiliyor. Hayata daha değişik ve verimli bir şekilde sarılıyor. İnsan kendisine çeki-düzen veriyor. Sağlıklı iken çoğu zaman hiç aklına getirmediği “ölüm” gerçeğini daha sık hatırlıyor.

Oysa Yüce Peygamberimiz güzel hadis-i şeriflerinden birisinde “ En akıllı insan , ölümü hiçbir zaman aklından çıkarmayan insandır.” buyurmuşlardır.

TESLİMİYET KAÇINILMAZDIR

Kansere yakalanan insanın ifade ettiğimiz “ Belirsizlik “ duygusuna kapılması halinde gelecekle ilgili plan ve hesaplar içine girmesi adeta kaçınılmaz oluyor.
Oysa ki ,bu duygu ve plan düşünceleri de yersizdir. Zira hasta belki sadece kendisini mukadder ve kaçınılmaz olan ölüm gerçeğine göre yeniden planlama yapmaya yöneltebilir. Ama dünya hayatıyla ilgili olarak yeni projeler için efor sarf etmesi zaten imkansız hale gelmektedir.

Hasta kişi rutin bir hayata girmeye mecburdur. Bundan kaçınması kendisine zarar verip,sıhhatini daha çok bozmaya yol açabilir. Bu konuda teslimiyet esastır.
Teslimiyet duygusu içinde olan kanserli hastaların manen daha rahat ve ailesi içinde daha az üzüntüye sebep olduğu bilinen bir gerçektir.

YENİ HAYATA UYUM
Bir kişiye kanser teşhisinin konması ve uygun tedavi programına karar verilmesi ,bu hastalığın kabullenilmesinin ilk safhası olmaktadır.

Tedaviye alınan kişi ve yakın aile fertlerinden başlamak üzere ailenin tüm bireylerinin hayatında farklı hastalık kavramına odaklanmış yeni ve gerçekten zor bir dönem başlamaktadır. Bizim ailemiz içinde de durum aynı olmuştur.

Daha önce hiçbir ciddi hastalık yaşamamış olan insanların hastalık ve hastalanmak konusunda kansere uyum sürelerinin etkilendiği tespit edilmiştir.

Bu durum, teşhis ve tedavi sürelerini de etkilemektedir.

Eğer teşhis ve tedavi konusunda süre açısından bir sorun varsa ,bu durum hastanın hayatını tehdit edecek seviyede olabiliyor.


9 Mart 2005

KANSER MÜJDESİ !..

Yazının başlığını gören dostlarımız “Tamam,herhalde kanserin ilacı bulundu “ diye merak içinde kalmış olabilirler.
Evet.
Bu korkunç çaresiz hastalığın yani Kanserin ilacı henüz bulunmadı!..
Zaten vardı.
Nasıl mı? ilaca muhtaç,mutazarrır ve zalim hastalığın pençesinde inim inim inleyip “ilaç haberi” bekleyen milyonlarca insan belki de bizim gibi ilaca kavuşma imkanı bulan çok sayıda kanser hastasının aldığı müjdeyi işin başından alamadı.
Müjdeyi alamayanlar ilacı da alamadılar,belki de ilaçsız hastaların teslimiyet ve çaresizliği içinde , Cenab-ı Zülcelal vel Kemal hazretlerinin rahmetine, gufranı’na koşup gittiler.
Kavuşanlara ,af ,mağfiret ve gufran nimetine erişenlere ne mutlu.

“ DOKTOR ÖNCE BANA SÖYLE”
Gelelim şimdi kanser müjdesi’ne…
Birkaç günlük zayıflama ve mide ağrısının ardından doktora gidiyorsunuz. Bir sürü tetkik,araştırma ve incelemeden sonra; doktorunuz “ Bir gün sonra Eşinize veya doktor olan Kızınıza sonuçları ve neler yapılacağını bildireceğini “ söylüyor.
- Hayır !..diyorsunuz. Bana söyleyemeyeceğiniz şeyi ,Eşime veya Kızıma söyleyemezsiniz!..
Bu katı ve kat’i tavır aslında hastalığın mahiyetini anlamanın da bir belirtisidir.
Doktorunuz : “Efendim,üzgünüz ama mide kanserisiniz. Hayli geç kalınmış, derhal ameliyat olmalı ve tedaviye başlamalısınız “diyor.
Doktorun göz bebeklerine odaklanmış gözlerinizi tam anlamıyla buruk bir duygu buğusu kaplıyor. Birkaç saniye içinde bütünüyle 60 yıla yaklaşmış ömrünüz bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor.
Sonra ; sonrası nihayet her fanide olduğu gibi ölümle neticelenecek olan bir seyyare macerası…
Ameliyat,tedavi ,üst üste hastalıklar,sıkıntılar,sıkıntılar…
Tabii ki bunların hepsi hayal olacak. Ölümden kurtuluş var mı ?
2000’li yılların büyük Müceddidi, İslam’ın kutup yıldızı İmam-ı Rabbani Hazretleri’ ne bir talebesi üzülüp-ezilerek soruyor :
- Canım hocam. Hayat nedir,bize tarif eder misiniz ?
Mübarek şu cevabı veriyor:
- Hayat bir hayaldir.
Yani dünya seyyaresine 60 veya bilmem kaç yıl süren bir ziyaretin ardından, masiva’da bile izi kalıp kalmadığını bilemeyeceğimiz bir hayal ; Ömür hayali…
Netice olarak malum son’a yolculuklar devam ediyor. Sizin yolunuza da kanser denilen bir maraz çıkıyor. Kanser olduğunuzu teşhis eden Doktorunuza ;
“Bana bu müjdeyi verdiğiniz için size minnettarım. Çok teşekkür ederim “ diyorsunuz.
Yüzünüze acıyarak ve üzüldüğünüzü düşünerek bakıyor , iki elini indirip yana açarak yüzünü de buruşturup ;
- Sizi üzdüğümün farkındayım.Ama bunu siz istediniz ,bu vak’aya bir müjdedir dediniz.Ben bunun bir müjde olabileceğini kinayi bir ifade olarak kabul ediyorum.Sizden özür diliyorum. “ Batı dünyasında uygulanmaya başlayan yeni yaklaşım kanserli kişiye hastalığını hemen söylemektir. Biz de bazı hastalarımıza bunu yapıyoruz” diyor.

Doktorun bu ifadelerini siz tevilcilik olarak değerlendiriyorsunuz. Oysa ,siz bunu “gerçek bir müjde “olarak algıladığınızı O’na izah edemiyor,içinizi kaplayan buruk duygu ve heyecanla evinize dönüyorsunuz.

Kansere yakalanmışsınız. Hem de en HABİS,yani YAYILMACI VE KÖTÜ HUYLU olanına…
Ve siz bunu bir MÜJDE olarak kabul ediyorsunuz ; hem de önemli bir müjde…
Çünkü yaşınız altmışa dayanmış. Dolu dolu bir hayat yaşamışsınız. İyi bir ailenin kök ağacında en alt dallarda “ermiş” bir meyve gibi düşeceğiniz “mev’ud “ vakti bekliyorsunuz.
O vakit ki ,sizi ya Maşuk ile Aşığının kavuştuğu mutlu,sessiz,yorgunluksuz yeni hayatınıza başlama vakti olacak,ya da büyük azapların temerküz ettiği bir çukurdaki yeni çilelerin başlangıç vakti…
O çukur,iman ile göçene aslında Cennet bahçelerinden bir bahçe olacak. Oh ne güzel. Ebediyetin kapısında Cennet bahçesine dalıvermek ne büyük saadet…
Bunu anlamak ve bunu hissetmek inşallah herkese nasib olur.

Kanserli ve düşünen sade bir insan olarak bir yıllık hastalık mücadelemizin nasıl cereyan ettiğini yazacağız.

Bu yazıyı kanser hastalarına şifa temennilerim ve dualarımla kaleme aldım.

Sizlere,herkese ,Doktorlara,hastalara,Sağlık Örgütlerimizin ve Bakanlıkların,Devletin ve Hükümetimizin hep şikayet edilen,ama hiç teşekkür edilmeyen mercilerine ve onların politikalarına bir nebze değişik bakış açısı kazandırması dileğiyle ,çok sevdiğim gazetemde ,eski bir mensubu olmakla iftihar ettiğim Türkiye Gazetesi’nde bu yazı dizisini hazırladım.
İnşallah herkese yararlı birer mesajımız ulaşmış olur. Kansere yakalanmış insanlarımızın yaşadıkları zorluklar ve kolaylıklar iyice anlaşılır.


08/Mart/2005- Türkiye Gazetesi yazı dizisi

ONLAR

Onlar birbirini hiç tanımazdı. Uzaktı ülkeleri. Biri Türk diğeri Almandı. Kardeş onları yıllar önce Almanya’nın Hamm şehrinde buluşturdu. Önce birbirlerine çok değişik gözlerle baktılar. Kendi kendilerine ‘acaba’ dediler. ‘Acaba alışabilir, birbirimize katlanabilir, Birbirimizi anlayabilir ve birlikte uzun yıllar yaşayabilir miyiz?’dediler.
Uzunca bir süre böyle sorular dolaştı kafalarında. Günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara eklendi. Derken çeyrek asır geçti. Nasıl da geçiyordu yıllar. Nasılda büyüyordu çocuklar... Birbirine yabancılığı dildendi, dindendi, hayat anlayışındandı, yaşama biçimindendi bu iki dost insanın...
Ahmet’le Thomas’ın dostluğu, iş arkadaşlığı, kader arkadaşlığı işte böyle başladı, böyle devam ede-geldi günümüze kadar.
Zaman içinde, Almanya’da herhangi bir şehirde,herhangi bir kasaba yada köyde iş tutan ve ikamet eden Türklerle Alman dostları arasında kız alıp-vermeye varan çok sıcak ilişkiler de meydana geldi.
Bu ilişkilere Türk yada Alman ebeveynler çeşitli nedenlerle karşı çıktılar. İki taraflı itirazlar meydana geldi. Ama bu evlilik olayları da çoğalmaya başladı.Sonuçta torunlar doğdu. Yarı Türk yarı Alman yavrucaklar dünyaya geldi. Ama bütün bunlara rağmen iki dostun arasında hep bir mesafe kaldı. Bu mesafenin kapanması da olası değildi.
Çünkü en önemli faktör olan Dini inanışlar bir Türk ile bir Alman’ın yüzde yüz mutabık olmasına engeldi. Böyle de olması doğaldı ve böyle olmalıydı.
Netekim geçen zaman bu iki çok iyi dostun arasında yeni sorunlar meydana gelmesine de yol açıyordu.
Türk olan Alman arkadaşının dilini tam anlamıyla öğrenememişti. Çünkü okula giderek öğrenilmeyen ikinci bir dil elbette yetersiz oluyordu. Yeni nesiller ise evde Türkçe konuşulduğundan hep Türkçe konuşmak gibi bir temayül gösteriyordu. Zira haklıydılar.
Yeni nesillerin Alman toplumuna ayak uydurmak için kendisini mecbur hissettiği konular vardı. Onlar bu konularda olabildiğince özgür davranmaya ve ailelerinin tercihleri dışında hareket etmeye başladılar.
Ama bir de Alman toplumunun ve Alman resmi makamlarının kendilerinden istediği ve beklediği şeyler vardı. Göçmen Türkler bu isteklere ve toplumsal etkilere sınırlı bir ölçüde katlanabiliyordu. Bu sivil yaşam biçiminden doğan ve tabii bir değişim süreci sayılabilen evrim, yeterli kabul edilmiyordu.
Göçmenlerin Alman vatandaşlığına geçme zarureti hasıl oldu.Çünkü göçmen Türkler hep ‘yabancı’ muamelesi görmekten artık bıkmışlardı. Burada da bazı sorunlar görüldü. Alman Hükümeti ‘Çifte vatandaşlık olmaz. Bir insanın tek resmi mensubiyeti olur’ diyordu. Alınan mevzuatına göre bir insan ya Türk olurdu ya Alman...
Bir çok Türk göçmen artık Almanya’ya tam yerleşmişti. Çoluk – çocuğunu alıp Türkiye’ye gelmesi imkansızlaşmıştı.Bu vatandaşlarımız Alman tebasına geçtiler. Şimdi Almanya’da Belediye Meclisinde ,
Eyalet Parlamentolarında, Milli Parlamentoda, Almanya’yı temsilen Avrupa Parlamentosunda Türkler,yani Türk asıllı Alman vatandaşları var. Onların iki toplumun yararına hizmet üreten birer birleştirici, olgunlaştırıcı faktör olduğunu kabul etmeniz gerekiyor.

UYUM VE ENTEGRASYON

Her şeye rağmen , Almanya’daki göçmenlerin bu topluma uyum konusunda sorunları bulunduğunu anlamak iç, yerel yönetim birimlerinde ‘Uyum Meclisi’ oluşturduğunu görmek yeterlidir.
Bu uyum meclisleri göçmenlerin Alman toplumuna uyumunu yani entegrasyonunu sağlamak amacıyla görev yapıyor.
Yapılan tüm sosyal analizler, anketler ve araştırmalar, Avrupa ülkelerinde ve özellikle Federal Almanya’da bir “entegrasyon sorunu” bulunduğunu ortaya koyuyor.
Oysa soruna iyi teşhis konulmalıdır. Sorun göçmenlerin Almanya’ya entegre olması sorunu mudur; yoksa bu iki milletin birbirine tahammül göstermesi sorunu mudur?
Türkler açısından ‘tahammül’ artık doğal bir mecburiyet sayılmaktadır. Almanların ise tahammül sınırlarını olabildiğince genişletmeye ihtiyaçları vardır.Bunu başaramadıkları zaman ,ortak yaşam kırılıyor ve bir “kültürler çatışması” meydana geliyor.
Bu çatışma günümüzde bir ölçüde evrensel çatışma halini alıyor. Çatışmanın özünde, ev sahibi sayılan toplumun göçmenleri yani yabancıları entegre ederken kendi hayat anlayışları ve kendi standartlarından ne kadar taviz vermeye arzulu oldukları hususu var.
Şu bir gerçektir ki; Almanya’da bulunan göçmenler, geldikleri toplum değerlerinden fazlaca kopmuş değillerdir. Bu toplumsal değerleri milli an’ane ve dini inanış gibi kutsal değerlerden ayrı mütalaa etmek gerekir. Göçmenler geldiği topluma uyum sağlamada, kendisine ait olan ve terkedilmemesi gerekenleri muhafaza ederek bulundukları toplumun aynı değerlerine saygı gösterip uyum ortamına girmelidirler.
Entegrasyonun en kaba ve dümdüz tarifi de bu olması gerekiyor: BİRBİRİNE KATLANMAK
Entegrasyonu veya uyum’u ‘tahammül etmek’ anlamında ve tek yönlü düşünürsek hiçbir zaman muvaffak olunması mümkün değildir. Böyle olunca zaten entegrasyon bir hedef olmayacaktır.
Tahammül etmek, karşılıklı özveri ile mümkün olabilecek bir pasif eylem biçimidir. Ama böyle özveriye dayandırılır ise kalıcı bir hoşgörü ortamında buluşmayı sağlar.Aslında meseleye bir tarafın diğerine tahammül etmesi şeklinde bakarsak, bu bakış ‘vazgeçmeyi öne çıkartan yaklaşım’ olur ki, burada azınlığın çoğunluğa uymasını dayatmaktan başka bir durum ortaya çıkmaz.
Buna karşılık olarak, azınlık da kendi dayatmacılığını haklı görüp haklı gösterecek bir çok gerekçe bulacaktır.
Entegrasyon konusunda yaşanan en önemli handikap bu noktalardan kaynaklanıyor.
Geçtiğimiz yüzyılda başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine iş gücü olarak gelen ve bugün 20 milyonun üzerinde olduğu söylenen müslümanlar aslında böyle bir entegrasyon anlayışıyla karşı karşıya kaldıklarından, yaşadıkları, hatta vatandaşlığını aldıkları toplumların merkezine doğru ilerlemeyi beceremediler.
Avrupa dostlarının “Uyum” sözcüğünden hep yabancıların kendilerine uymaları gereğini anladıkları, göçmenlerin birinci şikayet konusu olagelmiştir. Durum böyle olunca, ENTEGRASYON kavramının yeniden gözden geçirilmesi zaruret halini almıştır.
Entegrasyon, birbirine mecburen tahammül etme değil, artık kaynaşma, yeni bir oluşuma yol açacak köklü değişimler bütünü olarak algılanmalıdır. Eğer bu başarılamaz ise, “ Medeniyetler çatışması” riski de büyüyecektir.

Tartışılan bütün sorunların daha da derinleşmesini istemiyorsak, lütfen artık birbirimizi iyi anlamalıyız. Bunun için de aklı-selim sahibi herkes bilir ki, birbirini anlamak ancak birbirinin dilini anlamakla mümkündür.


15/02/2006

ORTADOĞU'DA SAVAŞLI YILLAR -4-

Irak’taki Baas rejimi Saddam’ın bir darbe ile ülke yönetimini ele geçirmesinden sonra ilk işi Sovyetler Birliği ile ilişkileri en yüksek seviyeye çıkarmak oldu. Hasan El Bekr döneminde ülke zenginliklerini özellikle zirai projeler için kullanan Irak, bir şantiye ülke haline gelmişti.

Saddamla birlikte İslam dünyasının dinamik yapısıyla dikkat çeken bu zengin ülkesi tüm kaynaklarını silahlanmaya tahsis etmeye başladı. Bu silahlanma hareketinde öncelikle müşterisi olduğu ülke de Sovyet Rusya idi.

Çeşitli araştırma sonuçlarına ve Irak kaynaklarının bildirdiğine göre bu güney komşumuz 10 yıllık bir zaman zarfında 200 Milyar Dolar gibi çok önemli bir serveti silaha yatırdı.Başta ABD olmak üzere tüm Batılı ülkeler Irak’ın servetinden bu yolda faydalanamadığı için hep rahatsızlık duyuyordu. Fransızlar, Almanlar ve İngilizler o yıllarda etkili bir rol kazanan üçüncü dünya ülkeleri arasında da hayli itibarı olduğu kabul edilen Irak’a ancak askeri muhaberat teknolojisi ve sistemleri satarak pay almaya çalışıyorlardı. Petrol ticareti konusunda ise Irak’ın OPEC içinde etkisi daha zengin ülkeler kadar belirginleşmişti.

Silahlanan,parası olan ve halkına adil olmasa da rejimi ayakta tutacak odakları susturabilecek bir refah seviyesi kazandıran Saddam Hüseyin ve ekibinin söylemlerinde hep İsrail aleyhine unsurların yer alması, dünya siyasetini kontrolünde tutan bu ülkeyi kızdırmaya başlamıştı.
Gerçek oydu ki, gerek Orta-Doğu’da ve gerekse tüm Batı aleminde İsrail’i kurduran güçler bu ülke için de bir tehdit unsuru olan Irak’a karşı gizli-açık düşmanlık beslemeye başlamışlardı. Irak ise, İslam Konferansı Teşkilatı’nın bölgedeki en güçlü ülkesi,hatta Lider konumundaki komşusu Türkiye hakkında da hiç mi hiç iyi hisler beslemiyordu.

Görülmüştür ki, Irak çoğu zaman ülkesinde kısmi muhtariyet verdiği Kürtleri de kullanarak Kuzey Irak’taki Türkmenlere karşı zulümkar davranıyordu.
Ayrıca yine bilinmektedir ki, İran,Irak ve Suriye Türkiye’ye karşı fikir birliği etmişcesine hep kürt kartını kullanmışlardır.

Yine Saddam Hüseyin ve ekibinin hiçbir zaman akıl edemediği bir başka gerçek vardı ve Körfez savaşı sonrasında bu gerçeği görme imkanına kavuştular. O da, Kuzey Irak’taki kürtler ve güneydeki Şiilerin bir gün Saddam rejimi zayıf düşerse başlarına büyük sıkıntılar geleceğiydi.
ABD ve Batılı müttefikleri bu gerçeği önceden bildikleri için Körfez savaşından sonra Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma adına Saddam’ın son derece işine gelen yeni bir uygulama geliştirdiler. Kuzeyde kürtler ve güneyde Şiilerin ayaklanmasına engel oldular. Bu yapılmasaydı, savaştan yediği ağır darbe sebebiyle Saddam Hüseyin’in ordusunu toparlaması ve ayaklanmaları bastırması mümkün olamayacaktı. ABD , bu konuda Bağdat rejiminin yıkılmasını engellerken, Saddam’ın gazabından bu muhalif grupları korumayı da ihmal etmedi.ABD, 36.paralelin kuzeyi ile 32. Paralelin güneyini Irak’ın askeri uçuşlarına yasakladı.

Böylece aslında bir İsrail planı olan Türkiye,Irak ve İran için en tehlikeli oyun sayılan kürt devleti kurdurma planı fiili olarak uygulamaya konulur. Gösterilen tepkilere göre Kürt devletinin nüvesini oluşturacak gizli plan bölgedeki diğer gelişmeler ve Türkiye’nin bu konuda kararlı karşı tutumu sebebiyle şimdilik askıda sürünmektedir.

SADDAM’IN TEK YANLIŞI VE TEK DOĞRUSU

Körfez savaşıyla sadece kendi ülkesini değil bölgedeki bütün İslam ülkelerini çok zor duruma sokan ve binlerce insanın kanına-canına mal olan insanlık tarihinin en korkunç savaşı Irak Lideri’nin bir doğrusu ile bir yanlışını tüm netliği ile ortaya koydu.

Saddam’ın tarihi yanlışı, safını seçmeyi bilememesiydi. Çünkü, iktidara geldikten sonra herşeyini Sovyet Rusya ile paylaşıp Moskova’ya dost olmaya çalıştı. Anadolu insanının güzel tesbitiyle, Ayıdan post Moskoftan dost olmayacağını anlayamamıştı. Daha kötüsü, bu siyasi yanlışlığı yetmiyormuş gibi, Orta-Doğu’da elde ettiği askeri gücü sebebiyle ABD’nin ve Batı’nın jandarmalığına soyundu. Oysa ki, dünya siyonizmi hem Moskova’da hem de bilhassa ABD ve Batı dünyasında yönetimlere söz geçirebilecek konumdaydı ve İsrail’in geleceği için Orta-Doğu İslam ülkelerinin güçlenmemesi lazımdı. Savaş ise bu düşmanca niyetin görünen tezahürüydü.
Körfez savaşı öncesinde Saddam Hüseyin’in İsrail’e düşmanlığını açıklaması ve diğer müslüman ülkelerden destek sağlamak için sık sık bu yönde açıklamalar yapması da O’na bir fayda sağlamamıştı.

Saddam Hüseyin’in tek doğrusu ise, Irak’a yapılanların ABD ile İsrail’in ortaklaşa politika geliştirmelerini anlayıp bunu dile getirmesiydi. Açıkca: “ ABD ve İsrail’in komplosuna uğradık” diyordu. Ayağı yere değmişti. Ama hem yanlışı ve hem doğrusu O’nu ve ülkesini bugünkü akibetten dolayı sorumluluktan kurtaramazdı.Irak’ı müreffeh ve zengin bir ülke konumundan, fakir, zelil ve perişan bir ülke durumuna getirmek belki aklının köşesinden bile geçmemişti.


11/10/2000 - TÜRKİYE GAZETESİ

ORTADOĞU'DA SAVAŞLI YILLAR -3-

Yakın tarihin olayları dikkatli bir biçimde gözden geçirildiği zaman görülecektir ki, Orta-Doğu’daki tüm huzursuzlukların sebebi ve asıl kaynağı dünya siyonizmi ve tabii ki bu şer gücün resmi adı olan İsrail’dir.

Son günlerde Kudüs’te ve Filistin arazisi üzerinde meydana gelen olaylara bakıldığı zaman da açıkca görülecektir ki, halen elinde sapan taşıyla Yahudilerin bazukalarına, kan ve ateş kusan zalim silahlarına göğsünü siper ederek cihad eden Filistinli gençler ve çocuklar, Yahudi kasabı Ariel Şaron’un Kudüs’e gelerek gezmek istemesinin ardından gösterdikleri haklı tepki ve protestoya karşı, büyük ve acımasız bir silahlı saldırıya uğramışlardır.

İsrail’in Kudüs’te ve diğer şehirlerde başlattığı bu hareket esasen Filistin Devletinin ilan edilmesini geciktirmek gibi açık bir maksat içermektedir.

Tüm dünyanın gözleri önünde masum ve savunmasız müslümanları kurşuna dizen İsrail vahşeti, ap açık bir soy kırımına dönüşmektedir. Şehid edilen Filistinlilerin kanına giren Zalim Ariel Şaron, İsrail ordusunda görev aldığı çok eski yıllardan beri, bölgede değil Müslüman bulundurmak, böge ülkelerinin tamamını işgal edip, büyük bir Filistin devleti kurmak gibi çok tehlikeli bir hayalin peşindedir.

Siyonizmin bu hayali; 1948 savaşından sonra Kudüs şehrini fiili olarak iki bölüme ayıran gelişmeye son verdiği 1967 Arap- İsrail savaşından sonra hiç aralıksız olarak Orta-Doğu’yu rahatsız eden İsrail’in bölgede bir çiban başı olmasını sağlamıştır.
Zira, Kudüs’ün 1967 öncesi statüsüne göre, şehrin yeni ve modern kısmı olan Batı Kudüs İsrailin, Mukaddes mabedlerin yer aldığı doğu Kudüs ise Müslüman Filistinlilerin elindeydi. İsrail 1967 savaşından sonra şehrin tamamını işgal etti ve fanatik yahudilerin sembolü olarak bilinen meşhur “ Ağlama duvarı” da 1900 yıl sonra siyonistlerin eline geçmiş oldu.Son günlerde meydana gelen olaylarda ise Müslüman gençler bu duvarın önünde yahudi kuşunlarına hedef olmaktadır.

Son olayların müsebbibi Yahudi kasabı Ariel Şaron’un asıl siyonist hayallerini özetleyen aşağıdaki sözleri ve yine bir başka İsrail generalinin aynı istikametteki sözleri tarihe geçmiş olan önemli ip ucu beyanlar olarak bilinmektedir.

1973’teki meşhur Yom Kippur savaşından aylarca evvel, Ariel Şaron, sadece İsrail’in bugünkü topraklarıyla yetinmeyeceklerini ve yayılmacı emelleri bulunduğunu bakınız nasıl ifade ediyordu:
“ İsrail süper bir askeri güç olmuştur. Avrupa’nın bütün kuvvetleri bir araya gelse,bizim gücümüze ulaşamazlar. İsrail isterse bir hafta içinde Sudan’ın başşehri Hartum’dan Bağdat’a ve Cezayir’e kadar uzanan bölgeyi ele geçirebilir.é
Bir başka İsrail Generali olan eski Genel Kurmay Başkanı Yigael Yadin de Şaron’un ürkütücü sözlerini hafifletircesine: “ Bizim jenerasyonumuzun bundan böyle 1948 veya 1967 yılında olduğu gibi büyük bir savaş yaşayacağını sanmıyorum” diyordu.

ORTADOĞU’DA HER OLAYIN ALTINDA İSRAİL VAR

Oysa dünyanın sürekli sıcak olaylara sahne olan Orta- Doğu bölgesinde geçen yüzyılda ve günümüzde cereyan eden tüm hadiselerin altında dünya siyonizminin, dolayısiyle İsrail’in eli vardır.

Zira son yüzyılda bölge ülkeleriyle kıta Avrupasında ve Rusya’da Siyonizmin bir ideoloji olarak ne ölçüde etkili olduğunu herkes bilmektedir. Siyon emellerine hizmet etmekten kendini alamayan Batı dünyasının yönetimi hep siyonist ve yahudi asıllı liderlerin elinde olagelmiştir.Bilhassa Amerika Birleşik Devletleri yönetimi ya Yahudi asıllı Başkanlar ve ekipleri tarafından elde tutulmakta, veya Yahudi lobisinin drektifleri istikametinde iş gören adamlar tarafından yönlendirilmektedir.

ABD Yönetimleri ise, bir yandan kendi çıkarlarını gözeterek Orta-Doğu coğrafyasından kendilerine sadakatla bağlı müttefikler seçip, bu güdümlü müttefiklerine İsrail’in çıkarlarını birinci planda tutarak politikalar yaşatmalarını dayatmaktadır.

Orta-Doğu’nun bir dönem Mısır,Suriye ve Irak ile Yemen’de Sovyetlerle yakın siyasi ilişki ve işbirliğine girişmeleri bölgedeki İslam toplumlarına yarar sağlamaktan uzak ideolojik ve İslam dışı mahalli politik temayüller olarak görülmüştür. Böyle olunca da, Sovyet ideolojisi ile sosyalizmin ve komünizmin ömrü ile paralellik arzeden bir siyasi yapı ortaya çıkmış ve sonunda elde kala kala, İslam ülkelerinin bir çoğunda mahiyeti belirsiz dikta rejimleri kalmıştır. Hatta Sovyet hegemonyası ve bu ülkenin 1917’den beri kendi egemenlik sınırları içinde yaşattığı özgün kızıl rejimi yok olmuş, ancak bölge ülkelerindeki dikta rejimleri ile çağdışı yönetimler birer enkaz halinde günümüze kadar kalmışlardır.

Bu durum İsrail’in genişlemesine ve bölge üzerinde daha etkili olmasına yol açmıştır.
ABD’nin yakın himayesi ile gelişen, güçlenen ve pervasızlaşan İsrail’e karşı bölgenin en güçlü ülkeleri ABD ile ittifakı ve Batı normunda siyaseti kendilerine hedef seçtikleri için ise, İsrail daha da yüz bulagelmiştir.

Amerika’nın Şah’ın yıkıldığı ve Şahlık rejiminin çöktüğü 1979 yılına kadar İran dahil, Mısır, Türkiye ve Ürdün ile Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,hatta Yemen’in bir bölümü ile diğer bölge ülkelerini hep İsrail’e karşı tesirsiz halde tutacak bir politika izlediği bilinmektedir. Sadece Lübnan’daki fiili durumu kurtarmak adına ABD’nin İran-Irak savaşını kışkırttığına dair çeşitli siyasi yorumlar da yapılmıştır.
İsrail’in Filistinlileri toyekün kendi topraklarından zor yoluyla çıkarıp, hatta Filistin Kurtuluş Teşkilatını da resmen sürgün ettiği 1990’lı yıllara gelindiğinde Batı dünyası sadece ve sadece Siyonizmin işine yarayacak çok önemli olayları tezgahlamıştır.
Bu olayların en önemlisi ise bilindiği gibi İran-Irak savaşı ve daha sonra da Kuveyt’in işgal edilmesini müteakip Körfez savaşıdır.

İRAN-IRAK SAVAŞI NEDEN ÇIKTI?

1980’li yıllar Türkiye ve diğer bölge ülkeleri açısından çok önemli yıllar olmuştur. 12 Eylül 1980’de Türk silahlı kuvvetleri İran’da Şah sonrası gelişmelerden de çoğunlukla etkilenerek, ülkede devam eden anarşi ve terör olaylarına son vermek maksadıyla yönetime el koydu. Bu ihtilali takip eden yıllarda İsrail Türkiye başta olmak üzere tüm İslam ülkelerinin başına nasıl çoraplar örebileceğini düşünmeye başlamıştı. Netekim daha sonraki yıllarda başgösteren ve gerçekten Türkiye’nin büyük kayıplar vermesine sebep olan “ Kürtçülük” hareketlerinin Irak’ta hem İran,hem Türkiye ve hem de Irak’ı sürekli rahatsız eden bir cereyan olarak hayatiyet kazanması İsrail’in gizli bir planı idi.
Zira, Kuzey Irak’taki Türk varlığını kendisi için sürekli tehlike olarak gören Saddam rejimi, kendi tebaasındaki kürtleri Türklere tanımadığı hak ve imkanlarla donatıp başına bela olacak hale getirmişti. İran ise İslam Devrimiyle birlikte başka düşmanı yok gibi hep Türkiye ile uğraşmaya başlamış ve O da İran’ı kürtleri destekleyen bir ülke konumuna getirmiş, bölgeden kendi kendini tecrid edecek kadar hatalı bir yola girmişti.

Türkiye’deki kürt hadisesinin de arkasında İsrail’in eli bulunduğunu iddia edenlerin tezi iki savaş sonrasında meydana gelen gelişmelerle iyice ortaya çıkıyordu.Çünkü,üç ülkede yaşayan kürt halkı ayrı ayrı siyasi girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Bölgede ve Kuzey Irak topraklarında bir kürt devleti kurulması için İsrail’in sinsice yürüttüğü çabalardan en fazla Irak ve Türkiye etkilenir olmuştu.

İsrail’in Molla Mustafa Barzani’nin ölümünden sonra oğulları Mesut Barzani ile İdris Barzani’yi sürekli olarak elinin altında tuttuğu bilinmektedir.İran Pasaportu ile bu iki kürt liderinin Tel Aviv Washington ve Şahlık döneminde de Tahran’daki CİA Merkezleri ile SAVAK ile MOSSAD karargahlarından çıkmadıkları biliniyor.

1975 yılına kadar sürekli olarak bu minval üzere yatırım yapan İsrail, Şah’ın devrilmesinden Humeyni tarafından da ABD’nin 1980’de büyük şeytan olarak ilan edilmesinden sonra bölgede daha da yüz bulur duruma geldi.

Netekim İran ile Irak arasında meşhur Cezayir Antlaşması ile statüleri belirlenen 3 Basra Körfezi adacığı ani bir gerginlik sebebi olarak ortaya çıktı. İran ve Irak, Basra Körfezinde bulunan Ebu Musa ve Tumb isimli adacıkları silahlandırmayacaklardı.Ama 1980 yılının 22 Eylül günü aniden ve hiç beklenmedik bir biçimde, Irak İran’ın bu adalara yığınak yaptığını iddia etti. İran da aynı iddia ile ortaya çıktı ve birden bire Irak birliklerinin kuzey doğu’dan İran topraklarını bombalamaya başladığı haberleri tüm dünyada yankılandı.

VE SAVAŞ...

Türkiye’de askeri darbe olduktan tam 10 gün sonra tarihe sebebi ve sonuçları tamamen meş’um, acımasız bir savaş başladı.

Tam bir kör döğüşü şeklinde devam eden bu savaşın her iki İslam ülkesine de telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi zararlar verdiği bilinmektedir.

Sadece Irak’ın 200 Milyar Dolar’lık maddi zarara uğradığı açıklanmış olmasına rağmen her iki ülkenin zararı 500 Milyar Dolar gibi korkunç bir rakkamla ifade edildi.

Uzunca süre tüm dünya kamuoyunu tedirgin eden ve başta Türkiye olmak üzere sadece İslam ülkelerine zarar veren bu savaş sonunda en karlı çıkan ise Batılı ülkeler olmuştu.

Binlerce Müslüman bu anlamsız kardeş kavgası sonunda hayatını kaybetmiş, binlerce genç kadın dul kalmış, binlerce yuva yıkılmış, İran ve Irak halkı kendi eliyle ayakta tuttuğu iki liderinin belki de tarihler boyu kendilerine verdiği acının hangi meş’um planın bir gereği olarak ortaya çıktığını anlayamayacaktı.
İran-Irak savaşı, dünya petrol ticareti başta olmak üzere bir çok konuda yepyeni fiili durumlar ortaya koyuyordu.Silah sanayiini geliştirip böyle bir savaşı dört gözle bekleyen Batılı ülkeler savaş süresince sadece ne kadar silah satacağının hesabını yapmakla meşguldü. Cenevre’de akdedilen bir çok konferansta özellikle Birleşmiş Milletler’in savaşın sona ermesi için değil, savaştan süper güçlerin ve Batılı ülkelerin ne ölçüde etkilendiğinin hesapları masaya konuldu.

Türkiye Özellikle 1983 sonrasında iki taraf arasında mekik diplomasisi ile savaşı önleme çabası göstermiş olmasına rağmen, İslam Konferansı Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler örgütü çerçevesinde hatta Avrupa Topluluğu ülkeleri nezdinde sürdürdüğü çabalardan sonuç alamadı.

Savaşın ilk günlerinden itibaren Ürdün üzerinden kara yoluyla ulaşabildiğimiz Irak’ın Başşehri Bağdat’ı İran Fantomları bombalıyordu. Irak ise mukabil saldırılarla Tahran’ı füze yağmuruna tutuyor, binlerce sivilin ölümüne yol açıyorlardı. Kuzey doğu cephesinde arap kökenli halkın oturduğu Mahran ve havalisi Irak kuvvetlerinin eline geçerken, Basra Körfezinde de savaş tüm şiddetiyle sürüyordu.

İran’ın Abadan şehrinde bulunan dünyanın en büyük petrol rafinerileri, Hürremşehir ve Irak tarafında da Basra vilayeti tamamen harap olmuştu.

Savaşın plansız, hedefsiz, teknik ve taktik olarak da son derece tatsız sürdüğü görülüyordu. Tam bir kör döğüşü gibi devam eden bu savaş, 7 sene sonra iki ülkenin de halsiz, mecalsiz düşmesi üzerine son buldu.

İSRAİL VAR OLDUKÇA ORTA-DOĞU HEP KAN KOKACAK

 Birleşmiş Milletler kararlarıyla dahi “ırkçılık” olarak kabul edilmiş bulunan siyonizm Orta-Doğu’nun baş belası bir ideoloji olmaya devam ediyor.

 İnsanlık tarihinin en acımasız zalimlerinden Ariel Şaron’un Kudüs’e girmesiyle başlayan son olaylar sıradan bir israil tahriki değil,planlı ve kasıtlı bir siyonist hareketidir.

 Bir İslam Mülkü olan Filistin’de asıl mülk sahiplerinin devlet olmasını engelleyen de Siyonistler ve onların yardımcı ve yardakçılarıdır. Kıyamete kadar süreceği şüphesiz olan tüm Orta-doğu savaşlarının altında Siyonizmin eli vardır.

***

ORTADOĞU’DA SAVAŞLI YILLAR -1-

Savaşların, darbelerin, sosyal ve ekonomik sıkıntıların dünya üzerindeki odağı durumunda olmaktan bir türlü kurtulamayan Orta-doğu’da son 50 yılın gelişmelerine ve “savaşlı yıllar”a bakarak bugün sağlıklı bir değerlendirme yapmak daha önceki yıllara ve bölge tarihine bir göz atmayı gerektirmektedir.

Asıl konumuz, Orta-doğu’nun yakın tarihte yaşadığı ve bugün de derin tesirleriyle bölge ülkelerini sarsan iki savaş olmasına rağmen, Orta-doğu’daki durumu tarih süzgecinden geçirmeden ele almak ve gelişmeleri doğru tahlil etmek mümkün değildir.

Netekim, bugün de sıcak gelişmelere sahne olan bölgede huzursuzluğun asıl kaynağı Filistin meselesidir.Filistin meselesinin bölgede sürekli kanayan yara olmasının sebebi de İsrail’in yayılmacı, zalim ve sinsi tutumudur.

Orta-doğu’da bugünkü sorunları sıraya sokmaya çalışırsak:
1-Filistin meselesi
2-İran-Irak uyuşmazlığı,
3-Lübnan-Suriye-İsrail uyuşmazlığı,
4-Kıbrıs sorunu,
5-Kürt sorunu
olarak görmek mümkündür.

Filistin meselesi’nin son yüzyılda İsrail devletinin kurdurulması sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir.

Orta-doğu dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip bir bölgedir.Bu zenginliği yanında hemen hemen tüm dinlerin mukaddes saydığı mekanların yer aldığı bir arz parçasıdır.Ayrıca stratejik konumları itibariyle de mevcut ülkelerin dünya bağlantıları için elzem gördüğü ve önem verdiği coğrafya yapısına ve geçiş yollarına sahiptir.
Bugün adına “Batı” dediğimiz hristiyan alemi tarih içinde bölgeye “Haçlı seferleri” dediğimiz işgal hareketleri düzenlemiş, mukaddes toprakları ele geçirme niyetine bağlı bu seferlerin sonuncusu, bilindiği gibi 1291’de akamete uğramıştır. O tarihte İslam dünyası karşısında bozguna uğrayan Haçlılar, yüzyıllarca kini yüreğinden atamamıştır. Haçlı seferlerinden asırlar sonra, Ortadoğu’ya bir başka yabancı unsurun sokulduğunu görüyoruz.Siyonistler...

İSRAİL DEVLETİ KURDURULUYOR

Bu yeni unsur, Filistin’in asıl sahiplerini bu topraklardan söküp atmaya kararlı olduğu bilinen haçlı desteğindeki İsrail devleti olmuştur.
İngilizlerin Filistin’den 1947’de çekilmesinden sonra bölgenin kaderinin Birleşmiş Milletler’e teslim edilmesiyle birlikte, Filistin topraklarının Yahudilerle Araplar arasında paylaştırılması planı uygulamaya konulmuş ve İsrail devleti kurdurulmuştur. Bu gelişme sonucu yediyüz yıl aradan sonra Filistin’deki İslam topraklarında bir yabancı devletin bayrağı dalgalanmaya başladı.
Filistinliler ve bölgedeki diğer İslam ülkeleri kendi topraklarındaki bu yabancı unsuru söküp atmak için mücadele başlattı. 1948’de Kanlı bir savaş yaşandı.İsrail, adına “Bağımsızlık savaşı” verdiği bu mücadelesini Batı’nın tam desteğini alarak kazandı. Ancak, bu savaşta İsrail Birleşmiş milletler’in kendisine verdiği araziye yeni topraklar kattı.
İsrail, Batı Şeria ile Akdeniz kıyısındaki Gazze Şeridinin dışında hemen hemen tüm Filistin’i işgal ederek egemenliği altına aldı.Orta-doğu’nun asıl sancıları bundan sonra başladı.

BÖLGE ÜLKELERİNDE DEĞİŞİKLİKLER

Filistin’e Yahudilerin yerleşmesi,çok tehlikeli bir huzursuzluk kaynağı’nın Mukaddes topraklarda yer tutması bölgedeki İslam-Arap ülkelerindeki rejimleri kökünden sarsmaya başladı.
Çünkü İsrail sadece bölgede işgal hareketlerini başarıyla sürdürmekle yetinmiyor, bölgede şiddetli bir etnik temizlik hareketi yürütüyordu.Bu gelişme Arap halklarının kendilerini yöneten monarşik yönetimlere karşı büyük bir tepkisine yol açıyordu.Bölgede 1950’li yıllara kadar İngiltere ve Fransa tarafından sömürge döneminde kurdurulan krallık rejimleri zora girmeye başlamıştı. Bu rejimlere karşı Sovyetler Birliği’nin geliştirip, şekillendirip desteklediği “ Arap Milliyetçiliği “ akımları başgösterdi. Adına “Kavmiyetçilik” de denilen bu akımlar tüm Orta-doğu’yu sardı.

ÜRDÜN KRALI ÖLDÜRÜLDÜ

Filistin’e en yakın ülke olan Ürdün’ün Kralı Abdullah ibn-i Hüseyin bir suikast sonucu 1950’de öldürüldü.Bunu Arap kavmiyetçiliği’nin merkezi haline gelen Mısır’daki gelişmeler takip etti.İngilizlerin adamı olarak bilinen Kral Faruk ise 2 yıl sonra devrildi.Kral Faruk’u ordu içindeki “Anti emperyalist ve Milliyetçi” olarak bilinen cunta devirmişti. Bunu daha sonra Suriye ve Irak’taki ihtilaller izledi ve bu ülkelerdeki Krallar da devrildi.
Bu ülkelerin üçünde de Solcu/ Milliyetçi Baas Partileri yönetime hakim oldu.
Tarihçiler ve siyaset bilimi analistleri, Baas hareketinin arkasında “ Siyonist”
Kişilikler ve siyon planları ve emelleri bulunduğunu iddia etmişlerdir.
Arap Milliyetçiliğinin önderi Cemal Abdünnasır, “Anti emperyalizme” dayalı hararetli söylemleri ile tüm bölgede yeni ve çok yönlü tesirler uyandıran bir Lider olarak tek bir devlet kurma hayallerini açıkça dile getirmeye başlamıştı.
21 Şubat 1958’de Nasır Suriye ile birleşen Mısır’ın ve Birleşik Arap Cumhuriyetinin Başkanı seçildi.
14 Temmuz 1958’de Irak’ta darbe oldu. 28 Ağustos 1958’de ise Kral 2.Faysal ile Başbakan Nuri Sait Paşa öldürüldü.
Bu yıllarda Irak’la Türkiye arasındaki ilişkiler fevkalade iyi gidiyordu. Türkiye’de tahsil görmüş bir siyaset adamı olan Başbakan Nuri Sait Paşa ve Kral 2. Faysal Türkiye’yi resmen ziyaret etmişler, 24 Şubat 1955’te kurulan “ Bağdat Paktı” çerçevesinde yararlı işbirliği projeleri geliştiriyorlardı.
Bağdat Paktı, Amerika’nın gözlemciliğinde Türkiye-İran-Irak tarafından oluşturulmuştu.
Paktın kuruluşundan bir yıl sonra İran Şahı Rıza Pehlevi,1956 yılında Türkiye’yi resmen ziyaret etti.
14 Temmuz 1958’de Irak’ta darbe yapılması üzerine 16 Temmuz 1958’de Amerika Birleşik Devletleri Adana’daki incirlik üssünü bölgedeki gelişmeler sebebiyle kullanmaya başladı.
19 Temmuz 1958’de de Irak’taki darbeden tam 5 gün sonra Irak ile Birleşik Arap Cumhuriyeti arasında bir savunma paktı kurulduğu açıklanıp anlaşma imzalandı.Bu gelişme üzerine, Ürdün Kralı Hüseyin, 14 Şubat 1958’de Ürdün ve Irak Krallıklarını birleştiren Amman antlaşmasını 2 Ağustos 1958’de feshetti.

ORTALIK TOZ DUMAN

Orta-Doğu yakın geçmiş tarihinde böylesine kararsız,karmaşık ve çözümü zor sorunların içine İsrail faktörü ile girmiş oldu.Kelimenin tam anlamıyla ortalık toz duman’dı. O yılların sıkıntıları bundan 20 yıl öncesinin İran-Irak savaşına kadar dayanıyordu.
Amerika ve Batılı müttefikleri değişen dünya dengesi üzerine hesaplar yaparken, İngiliz ve Fransızlar bir yandan İsrail bir yandan da Mısır’ın Süveyş kanalı üzerindeki hakimiyetini önemli bir mesele olarak görmüşler,30 Ekim 1956’da Süveyş’i bombalayarak Arap tarafını Rusya’nın kucağına itmişlerdi.
Türkiye Rusya’nın Orta-doğu’ya sarkmasından rahatsızdı. 10 Eylül 1957’de Rusya’nın Türkiye’ye bir nota vermesine kadar varan bir restleşme gündeme geldi.O tarihten sonra da Rusya hem Suriye hem Mısır ve hem Irak’taki rejimleri destekleyip sürekli Türkiye’ye karşı kışkırttı.
Orta-doğu çok karmaşık yeni dengelere gebe hale gelmişti.

Türkiye 20 Ağustos 1958’de kurulan CENTO’da yerini almıştı. CENTO’yu yeni bir bölgesel işbirliği teşkilatı olarak Türkiye-İran ve Pakistan kurmuşlardı. Amerika ise üye ülkelere her türlü yardımı yapmayı vadetmişti.Bu teşkilatın kurulmasından iki ay kadar önce, Irak ABD’nin kendisine yapmayı teklif ettiği yardımı, “ Tarafsızlık politikasına aykırı” olacağı sebebini ileri sürerek 1 Haziran 1958’de resmen reddetmişti.
Herkesin cephesi artık belli oluyordu.
6 Aralık 1959’da ABD Başkanı Eisenhower iki günlük bir resmi ziyaret için Türkiye’ye geldi.
Demokrat Parti İktidarının ileri görüşlü Başbakanı Adnan Menderes ABD ile iyi ilişkiler içinde olmakla beraber, kuzey komşumuz Rusya ile de iyi ilişkiler içinde olmayı öngörüyordu.Çünkü Sovyet tehdidi bir NATO üyesi olan Türkiye’nin aynı zamanda Rusya ile iyi ilişkiler içinde olmasını zorunlu kılan ciddi bir tehdit halini almıştı. Zira, Rusya Türkiye’nin güneyinde de kendisine dostlar edinmişti. Menderes bu amaçla 12 Nisan 1960’ ta Rusya’ya gideceğini resmen açıkladı. Ama bilindiği gibi 27 Mayıs 1960’ta ihtilal oldu.

KUVEYT’TE İNGİLİZ İŞGALİ

Dünyada ve Türkiye’de tüm dengeler değişirken Orta-doğu daha sıcak gelişmelere gebe idi.
25 Haziran 1961’de Irak, Kuveyt üzerinde hak iddia ederek bu ülkenin bir şekilde ilhak edilmesi gerektiğini iddia etti. Irak’ın bu açıklamasından tam 5 gün sonra ise, İngiltere Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmak bahanesiyle işgal etti.İngiltere’nin Kuveyt’e asker çıkarması büyük yankı uyandırdı. Bu gelişme bölgede siyasi dengeleri bir anda değiştirdi.Araplar arası ilişkilerin biçimi de değişmeye başladı. Netekim, Suriye 30 Eylül 1961’de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden ayrılıp bağımsızlık ilan etti.
Rusya bölgede ağırlığını arttırmak için bazı Filistin gruplarına yakınlaşmayı başardı. Uzun yıllar bu politikasını sürdürdü. 8 Mayıs 1964’te Kruşçev Mısır’a gitti. Nasır Batı’ya ve ABD’ye karşı açık tavır koydu ve bu arada Shell ve Anglo-Egiptien petrol şirketlerinin kamulaştırıldığını ilan etti.

2 Haziran 1964’te Filistin Kurtuluş Teşkilatı kuruldu. Filistin halkı o tarihten itibaren kendi davasının bayrağını dalgalandırmaya başladı.
Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden olan Suudi Arabistan bu gelişmelerden en az etkilenen ülke durumunda görülürken, birden bire 2 Kasım 1964’te Suudi Kralı Suud tahttan indirildi. Yerine kardeşi Faysal geçti.






08/10/2000 Türkiye Gazetesi