28 Ağustos 2009 Cuma

Kellim kellim Lâ yenfa




Şu tartışılan demokratik açılım ya da Kürt açılımı konusunda bize göre bir arpa boyu yol alınamamıştır.

Kimse kimseyi kandırmaya kalkışmasın…

Herkes çözüm ya da açılım konusunda hükümetin veya geniş algılamayla Devletin ne düşündüğünü, dillerin altında ne olduğunu tam ve net bir biçimde öğrenmeden veya anlamadan fikrini ortaya koymamaktadır.

Şimdiye kadar süreç denilen şeyle ilgili olarak Sayın İçişleri Bakanı'nın temas ettiği kesimlerin hepsi aynı şeyi dile getirmişlerdir.
"…Akan kan dursun, analar ağlamasın, yeter artık…"

Yani 25 yıldır söylenen şeyler tekrarlanmıştır.

Buna " Kellim kellim lâ yenfa" demekten başka yorum götürmek mümkün değildir.Tercümesi "Konuş, konuş, sonuç yok!"
Bu bir devlet projesi değil mi? Yoksa hükümetin çözüm denemesi mi?

Yoksa ; dilimiz varmıyor ve böyle bir şeyi milli hassasiyetimize yediremeyeceğimiz gibi, yabancıların bir projesi veya dayatması mı?
Kesin bir dille ifade etmeliyiz ve çok ısrarlı biçimde de iddia etmeliyiz ki bu açılım operasyonu maalesef bunlardan "hiçbirisi" olmaya aday bir debelenmedir.
Maalesef !...

Bu kanaate nereden vardığımızı ve bu hükmü nasıl verdiğimizi izah etmek için, tamamıyla milli bir siyasi kesimin , her bir sivil inisiyatif odağının ve her bir vatandaşın ap-ayrı şekil ve düşünce ile yaklaştığını göstermek yeterlidir.
Yani bu ne menem bir demokratik açışım ki, her kafadan bir ses çıkmasına yol açmıştır.
Türkiye demokrasiye bu kadar uzak bir ülke midir?
Konunun adı "Kürt açılımı" ise inisiyatif Türkiye Cumhuriyeti Devlet'inde değil de katil eşkıyalar topluluğunda mı?
Elbette ve hiç şüphesiz inisiyatif Devlettedir.
Zira, Zafer Bayramı mesajında ,Sayın Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un söylediği bir cümlenin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor.
Sayın Başbuğ aynen şöyle konuşmuştur:
"- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe'dir."

Bu cümlenin son iki kelimesini defaatle okuyup değerlendirmek lâzımdır.
Yani Ulus devlet varlığı asla hiçbir açılım-saçılım gibi projelere konu ve malzeme olamaz..
Mesele bu kadar nettir.

Bundan önceki iki yazımızda belirttiğimiz gibi herhangi bir gizlilik gereği yoksa bu açılımın detayları açıklanmalı ve herkes ne yapılacağını bilmeli ve ona göre ne diyecekse demeli, ne yapacaksa yapmalıdır.

Nitekim tüm halkın, tüm siyasi parti ve kesimlerin, hatta parlamento üyelerinin ortak görüşü budur.
Ne olduğu bilinmeyen plân ve projelere kimse ciddiyetle yaklaşıp, katkıda bulunmaz.

Şimdi herkesin beklentisine cevap vermek, elbette hükümetin işidir.

Mesele öyle fazlaca tartışılacak bir mesele değildir.
Türk Milleti bu kanın durmasını istemektedir.
Ama eli kanlı eşkıyaya taviz vererek ve insaf ederek bunun yapılmasına herkes karşıdır.
Çözümü siyasi sorumlular yani hükümet bulmak zorundadır.

Muhalefet partileri ise varsa çözüm ihtimali hükümete destek vermekten başka hiçbir şey yapmamalıdır.

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise asla yanlış yapmaz."

Zira Millet yanlışı affetmez.


.

9 Ağustos 2009 Pazar

Konuşa Konuşa Çözüm



.

Şimdi herkes bir çözüm muhabbetinde.

Yani yıllarca kabul edilmeyip, binlerce vatandaşımızın hayatına mâl olan ve sonradan yani 25 - 30 yıl sonra devlet yönetimindeki zevatın "kürt sorunu vardır" diye önümüze koydukları meselenin çözümü.

Bu mesele nasıl çözülür, ne yapalım da çözelim diye kaygılananlar şimdi "açılım" adı altında, ardı arkası gelmeyen karanlık bir pazarlık tüneline dalmış durumdalar.

1991 yılının 17 Eylül günü merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Romanya'nın başkenti Bükreş'te bir resmi ziyarette gazeteci olarak yer aldık.

Ziyaretin son akşamı merhum Cumhurbaşkanı Bükreş Büyükelçiliğimiz Rezidansında gezisini izleyen gazetecilerle uzunca süren bir gece sohbeti yapmıştı. O tarihte Bükreş Büyükelçimiz olan değerli dostum Tugay Uluçevik Özal'ın önüne bol miktarda kuru pasta vs servisi yaptırmıştı.
Merhum Cumhurbaşkanı hem konuşuyor hem sorulara cevap veriyor ve hem de durmadan yiyip içiyordu.

Bir gazeteci Özal'a PKK terörünün nasıl önleneceğini, bertaraf edileceğini ve dökülen kanın nasıl durdurulacağını sordu.

Bu soruyu yönelten solcu gazeteci arkadaşımız sorusunda PKK'nın bir federasyon talebinde bulunduğuna da değinmişti.

Rahmetli Özal üzerine basa basa tırnak içinde " Bu mesela ilanihaye silahla çözülmeye çalışılacak bir mesele değildir, silah zoruyla değil konuşa konuşa çözeceğiz" demişti.

Özal Pkk'nın federasyon talebinde bulunduğu iddiasını karşılıksa " Bakın görüyorsunuz Avrupa'nın en önemli federasyonu Yugoslavya bile dağıldı. Türkiye'nin üniter yapısını bozmadan bir çözüm bulunacaktır." şeklinde cevap vermişti.

Ertesi gün bizim makut ve malûm basınımız "Özal federasyonu konuşalım" dedi diye yazdı.

Rahmetli bunu defaatle tekzip eden açıklamalarda bulundu. Ama bir kesime bunu anlatamadı. Çünkü o kesimin maksadı merhum Özal'ı tenkit ve tepki seli ile karşı karşıya bırakmaktı.
Yani Özal'ı yıpratma adına tezviratta bulunuluyordu.

Bendeniz bu konuda canlı şahit durumunda olduğum için çok sayıda yazı yazdım.
Aradan 18 yıl geçmiştir.
Şimdi devlet ve hükümet yetkilileri başta olmak üzere herkes PKK terörünü sona erdirmek için birileriyle konuşulması gerektiğini savunuyor.

Basınımızın şanlı şöhretli kimi PKK dostları da aralarında olan 12 adam ile Türkiye'nin her konuya şaşı bakan, kimi aklı evvel nevzuhur kötü adamları meseleyi konuşa konuşa çözelim diye tepinip duruyorlar.

Dün silahla değil, konuşarak çözebiliriz diyen Özal'ı olmayacak biçimde tenkit edenler bu gün ülkemizi Kürt sorununa konuşarak çözüm bulma yoluna itmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bir çözümü konuşmak için yeni açılım politikası izleyen ya da bu yöntemle yeni bir çözüm stratejisi oluşturmaya çalışan herkes şunu çok iyi bilmelidir ki, PKK ve onun siyasi sözcüleriyle, binlerce şehit Mehmetçiğin kanını hiçe sayarak, hedefi meş'um bir pazarlığa girişemez.

Bu meselenin çözümü PKK eşkiyasını azdıran ve onların dağdaki silahlı eşkiyalığını resmen, fiilen, açıkça ve alenen destekleyen politik kadrolarla konuşarak çözülemez.

"Konuşmadan nasıl çözüme ulaşabiliriz? Kan dökülmesi devam mı etsin? Başka nasıl çözülecek?" gibi sorularla milletin temayülünü değiştirmeye çalışanlara söylenecek sözler şöyle olabilir:

"Çözüm formülünüzü hiç vakit kaybetmeden tüm milletin doğru ve net olarak anlayacağı şekilde açıklayınız. Detayları belli olmayan ve bilinmeyen bir siyasi çözüm asla benimsenmeyecek ve destek bulmayacaktır. Bu böylece bilinmelidir. Zira Türk Milleti zorla ve haksız dayatmalarla kendi geleceğini tehlikeye atacak hiçbir siyasi karara ve anlaşmaya izin vermeyecektir. Şimdi herkes hesabını buna göre yapmak zorundadır."
.
.
.
Yazılarım http://www.afyonkocatepehaber.net/ sitesinde yayımlanmaktadır.

"Açılım" konusu üzerine

.
Uzunca bir süredir yazmıyordum.

Son zamanlarda ortaya çıkan "Açılım" konusu üzerine bir şeyler yazmam gerektiği düşüncesi bu yazıyı yazmamı zaruri hale getirdi.

Konya'nın yunak ilçesi yaşayan halk çoğunluğu Kürt olan bir ilçemizdir.

Yunak'ın gelmiş geçmiş en sempatik şahsiyetlerinden birinin lakabı "Mışko" idi.

Kürtçe'de "Mışk" fare demektir.

Mışko lakaplı bu semtatik vatandaşımız kendisine Mışko denilmesine acayip biçimde tepki duymaktaydı. Hatta arkasından ıslık çalınmasına bile şiddetle tepki gösterirdi. Çünkü ıslık sıçana çalınırdı.
Mışko bir gün evinde hanımıyla otururlarken odanın bir köşesindeki delikten sevimli bir farenin çıktığını görür.

Hanımına " şu Mirotu öldür" der.
Hanımı anlamaz.

- Be kadın görmüyor musun şu Mirotu öldür" der.

Kadıncağız eşinin Mirot dediği şeyin küçük bir sıçan olduğunu neden sonra anlar ve eline geçirdiği bir sopa ile zavallı fareye saldırır ve öldürür.

Bu hikayeyi neden mi yazdım?

Başkakan Erdoğan sonunda DTP Genelbaşkanı Ahmet Türk ile görüştü.
Bu görüşmeyi Başbakanlık sıfatını bir kenara bırakarak yaptı.

Görüşmeden sonra rahmetli Mışko amcanın "fare" ya da "Sıçan" demekten imtina ettiği gibi, PKK veya terör örgütü sözlerini asla telaffuz etmeden "Çözüm süreci"ne vurgu yaparak, bu görüşmenin çözüm için olumlu bir başlangıç olduğuna değindi.

Başbakanın çözüm süreci dediği şeyin ve "asıl muhatap"ın kim olduğu şimdi ha bire tartışılıp duruyor.

Evet ; biz de soralım şimdi:

- Sayın Başbakan, ne zaman "sıçan" diyeceksiniz?

- Kürt sorunu denen şeyin nasıl çözüleceğini ve bu Kürt sorunu bahanesiyle yıllardır kan döken eşkıyanın nasıl ıslah olacağını ve bizden şimdi ne istediğini açık ve net bir şekilde açıklamaz iseniz, Muhalefet Partileri başta olmak üzere tüm milletin sizi arzu edilen biçimde desteklemesini beklemeniz boşuna değil mi?

- Üstelik bahsedilen süreç, sonunda sizi mahvedecek bir süreç olarak karşınıza çıkabilir. Yani faturası ağır olur.

- Bu denli zor sorunlar risk almadan çözülemez doğrudur ama Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden ve netice olarak Devletimizden şimdi istenen nedir?

- Sürekli olarak PKK'nin siyasi sözcüleri tarafından "Demokratik istekler" ya da "Demokratik çözüm" olarak gevelenip duran şeyler nelerdir? Bunu tüm milletimiz bilmek istemektedir.

Eğer Hükümetimiz "Milletin her şeyi bilmesi gerekmez" diye düşünüyorsa yanılıyor.

Bu konuda yapılacak olan ne ise açıklanmadan Kürt sorunu denilen belanın nasıl def edileceği milletimize açık ve net bir biçimde anlatılmadan atılacak adımlarla alınacak kararlar sorunu çözmek yerine daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Çözüme eşkıyaya ve eşkıyalığa taviz vererek kavuşulamaz. Bu konularda tavizli davranmak yepyeni taviz taleplerini gündeme getirir ki, böyle sınırı belli olmayan tavizlere yönelen siyasi kadroları halk şiddetle tasfiye eder.

Peki ne yapalım? Sorunu çözmeyelim de ülke kan kaybetmeye devam etsin mi? Gibi anlamı pek de hoşa gitmeyen savların samimi yönelişlerin anahtarı olacağını kimseye anlatamazsınız.
Yani çözüm için sorunun tarafı olan terör örgütü ile siyasi sözcülerini muhatap kabul etmek ve bu sorunu "Görüşüp çözelim" stratejisi ile bertaraf etmek asla mümkün değildir.

Sorunun asıl kaynağı Avrupa Birliği veya Amerika'nın tahrik ya da hıyaneti olarak görülegelmiş ve meselenin benzeri kuşku ya da inançlar istikametinde çözüm arayışına muhtaç olduğu düşüncesi de ortaya konulagelmiştir.

Bu düşünceler de yersiz ve çözüm arayışları için bize fayda sağlamayacak düşüncelerdir.

Sonuç olarak:
Meselenin çözümünü sadece ve sadece kendi arzu ettiğimiz ve milletçe onayladığımız yöntemlerle bulmalıyız.
Eşkıyaya taviz vererek değil.
.
.
.