23 Ocak 2010 Cumartesi

MEMLEKETİN İÇİNE EDENLER VE DEMOKRASİNİN GELECEĞİ

Şöyle olup bitenlere bir bakıyorum da aklımı yitireceğim.
Bir memleketin kendi vatandaşları tarafından böylesine huzursuz edildiğine dünyada başka bir örnek var mıdır bilmem.
İki serseri kafasından bir darbe planı hazırlayıp kaynağı, sermayesi, fikriyatı, emeli ve her şeyi meş'um olan bir varak parede yayımlıyor, ülke birbirine giriyor.
Oysa yayımlanan plan isimli şeye kafalarına göre eklemeler çıkarmalar yapıp mahiyetini de değiştirip sundukları hemen açığa çıkıyor.
Öyle çarpıtılarak veriliyor ki her şey, ortalık birbirine giriyor.
İnsan bu memleketin ne kadar sahipsiz olduğuna hükmedecek kadar karamsarlık içine girebiliyor.
Öyle ya…Memleketin Askeri merkezlerinde gizli harekat planlarını nasıl oluyor da ikide birde sokaklara dökebiliyorlar?
Koskoca Ordu Komutanları nasıl oluyor ve hangi amaçlar uğruna halk düşmanı ve cami bombalayacak kadar akılsız ve sorumsuz gösteriliyor da kimse bunu iddia edenlere bir şey diyemiyor.
Hayret ki hayret!
Kim bunlar?
Amaçları ne?
Neden bu memlekete zulmediyorlar?
Niçin benim Generallerimi, Hakimlerimi, Doktorlarımı, Profesörlerimi, memleketin önde gelen bir çok yetişmiş siyaset ve bilim insanını töhmet altında bırakmaya çalışıyorlar?
Bu kadar sorumsuz davranma hak ve yetkisini nereden alıyorlar?
Bu gücü kendilerinde nasıl buluyorlar?

***

Bir ulusal kanalda her akşam midenizi bulandıracak bir üslupla haber okuyan Türkçe özürlü zatı muhterem boy gösteriyor.
"Hankırmen" ya kendileri; her habere de beş para etmez yorumunu katıyor. Tavrına, tafrasına ve ukalalıklarına bakarsanız, herifin ülkenin yegane söz sahibi kişisi olduğu hissine kapılırsınız.
Görgüsüzlüğü zaten her gün sağ koluna taktığı.....

Yazımızın Devamı için

http://www.yeniistiklal.com/index.php?option=com_content&view=article&id=556:memleketn-cne-edenler-ve-demokrasnn-gelece&catid=56:huseyintanrikulu

"İSTANBUL AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ" Mİ DEDİNİZ ?..

İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edildiğini ve bunu renkli açılış merasimleriyle tüm dünyaya duyurduğumuzu biliyorsunuz.

Tarkan isimli şarkıcının "Oynama şıkıdım şıkıdım" diye avaz avaz bağırarak şarkı söylediği meydanı dolduran binlerce kişi hep bir ağızdan "Oynama şıkıdım şıkıdım" diye bağırıyordu.
Ne o?
İstanbul'un Avrupa Başkenti oluşunu kutluyoruz.
Neşe içinde, hoplaya zıplaya..
Karnımız açmış, nefesimiz kokuyormuş, aldığımız asgari ücret evin doğalgaz parasını karşılamıyormuş, İstanbul'da en kısa mesafeye gidip gelmenin bedeli yarım aylığımızla ancak mümkün olabiliyormuş, ne gam!..
İstanbul Kültür Başkenti oldu ya bu yeter!
Oynama şıkıdım şıkıdım!..

Herhalde Avrupa Kültür Başkentinde halk sokaklarda şıkıdımlarken bizi idare edenler de kıs kıs gülüyor ve " Herkes oynadığına göre şu elektriğe doğal gaza, benzine mazota, iğneden ipliğe her şeye biraz daha zam yapın" diyordur.
Devlet kesesinden birkaç şarkıcı birkaç meydana kurulan sahnede bildik şarkılarını okuyor.
Halkı meydanlara toplayıp soğuk havada dondurduğumuza değer..
Çünkü Tarkan şarkı söylüyor; bizimkiler Tarkan'ın şarkılarını hiç duymamışlardı ya!
Oynama şıkıdım şıkıdım. Artık kültür başkentiyiz..
Tıpkı Gümrük Birliği'ne girişimizi kutladığımız gibi bunu kutluyoruz.
Milyonlarca Lirayı bir iki saatlik havai fişek patlatmaya gözümüzü kırpmadan ödüyoruz.
Hani şu görgüsüz zenginlerin sahildeki lüks otellerde düğün yaparken attığı havai fişekler gibi, milletin fakir-fukarasının, garip- gurabasının milyonlarca Lirası uçuruluyor havaya.
Bizim kasabada izne gelen gurbetçilerin gavur bankalarından kredi çekerek gelip oğlan evlendirmek için milyarlarca liralık havai fişek patlatıp, iptidai bir zevk sarhoşluğu ile kısıtlı ve sonu da hep sıkıntıyla bitecek zavallılar şöleni misali kutlamalar yaptığımızı gördük ve hüzünlendik.

Bir de şunun için hüzünlendik:

Hani Zeytinburnu'nda bir-iki yıl önce bir havai fişek fabrikası havaya uçmuş ve çok sayıda insanımız hayatını kaybetmişti ya, onu hatırladık.
Yani İstanbul'un merkezinde yaşanan ve dünyanın hiçbir Başkentinde olması düşünülemeyecek olan o acı olayı hatırladık.
Ne yapalım elimizde değil işte bunları düşünüveriyoruz.

***

Bu girizgahı yaptık diye sakın ola ki İstanbul'un kültür başkenti olması hadisesini küçümsediğimiz ya da önemsiz bulduğumuz anlaşılmasın.
Bizim derdimiz başka.
Meseleyi önümüze alıp bir değerlendirme yapmak istedik.
"Avrupa Kültür Başkenti" olmak nedir, ne anlama gelir ve "Kültür Başkenti" nasıl olunur ? Dahası Avrupa Kültür Başkenti olmayı her yönden gerçekleştirmek ne ile ve nasıl bir çabayla gerçekleştirilebilir?

Bu düşünceleri uyandırması bile aslında konunun üzerinde durulması gereken bir mesele olduğunu göstermektedir.
Avrupa Kültür Başkenti olmak;
Önce bunu açalım.
Düz bir mantıkla, Avrupa Kültür Başkenti olmak tüm Avrupa ülkelerinin kültürel değerler açısından en önünde olmak şeklinde anlaşılabilir.
Yani şehrin belli bir çağdaş standardın üzerinde olduğunu kabul etmemizi gerekli kılar.
İstanbul böyle bir şehir midir?
Evet aslında İstanbul çağlar ötesinden beriye taşıdığı kültürel değerler itibariyle aslında bir "Dünya Başkenti" sayılabilir.
Zira, İstanbul oturduğu coğrafi iklim, üstünde barınan çok değişik toplumsal değerler, insani olgular, mimari karakteristik yapılaşma, kıtalar arası sosyal, ekonomik ve tabii kültürel çeşitlilik ve zenginlikler itibariyle değil Avrupa'da, Dünyada bile eşi menendi olmayan bir büyük şehirdir.

İstanbul bir "Türk Şehri "olduktan sonra çok değerli ve önemli bir şehir haline gelmiş, tüm Türk yurdunun her şeyi ile beslediği ve büyüttüğü bir şehir olmuş ama ne var ki, asırlar boyu taşıdığı hiçbir özelliği son 100 yılda olduğu kadar bozulmamış ve tahrip edilmemiştir.

Bu son yüzyılın içinde şehrin tecavüze uğramayan hiçbir değeri ve dokusu kalmamıştır.
Bugün Avrupa Kültür Başkenti diye takdim ettiğimiz İstanbul, aslında bu sıfatın içine sığdırılamayacak kadar büyük ve güzel bir şehirdir. Ama ne yazık ki, aynı İstanbul son yüz yıl içinde hatta son elli yıl içinde asırların ika edemediği çılgınca bir yıkım ve tahribata uğramıştır.

Bu kutlu şehir, plansız, programsız, vicdansız, hesapsız, kitapsız, ruhsuz, düşüncesiz ve dahi berbat bir kültürsüzlük işgali altında inim inim inlemektedir.

Güzel İstanbul'un uzaktan bakıldığında hafızalara kazınmış olan muhteşem siluetinin yerinde yeller esmektedir.
Bir hercümerç içinde ve bir hayhuy gürültüsünde boğulmuş, zamanı bir yamyam doyumsuzluğu ile israf eden ve tüm kültürel değerlerini de bir saman yığını ya da bir çöplük haline veya bir yangın yerine çeviren şuursuzluk haline teslim olmuş bir yağma alanıdır İstanbul..

İstanbul'da mülkiyet kavramının ırzına geçilmiştir.
Çirkin müteahhitler, rüşvetçi Belediye Başkanlarını satın alıp şehrin varoşlarında plansız beton yığınları oluşturmuşlar, gecekondu adı verilen ve artık örneğine geri Afrika memleketlerinde bile zor rastlanabilecek olan klan yerleşkeleri kurulmasına göz yummuşlardır.

Hiçbir alt ve üstyapının önceden planlanıp oluşturulmadığı tek Avrupa kenti durumundaki İstanbul'un, tapuların devlet eliyle deldirildiği bir kent oluşunu hangi bozuk idare örneğine oturtabilirsiniz?

İstanbul'un yerlisi olan halk adeta yerinden yurdundan sürülmüş, yok edilmiştir. Bu durumda bir İstanbul kültürü ya da bir İstanbulluluk kültürü ve tavrından söz etme imkanı var mıdır?

Yetmiş iki buçuk milletin istilasına uğramış, sokaklarında kadınların çantalarını gövdelerine sıkı sıkıya bağlayıp gezindiği ve kapkaç korkusundan pazara bile çıkmaya korktuğu bir İstanbul var karşımızda.

Sokaklarında binlerce tinerci çocuğun sahipsiz ve acınacak durumda süründüğü, otoyollarda binlerce çocuk, kadın, yaşlı genç insanın kağıt mendil, anahtar takımı, demetli çiçek, şişe suyu, şarj cihazı hatta motorlu testere satmak için arabaların önüne atladığını gören yabancılar İstanbul'un nasıl bir kültürün başkenti olduğuna şahit olacaklardır?

Trafik sıkıntısının had safhada olduğu ve taksilere, özel otolara ve oralardan geçecek olan motorlu vasıtalara geçit vermeyen dar cadde ve sokakların kenarına yeni plansız yapılar konduruluyor. İçinde binlerce kişinin iş tutacağı gökdelenler yapılmasına izin verilen, şehircilik adına cinayetler işlenen bir kent nasıl olur da bir kültür başkenti olabilir?

Modern hayatın vazgeçilmezleri içinde olan kültürel faaliyet ve yönelişler açısından İstanbul'da ne kaldı Allah aşkına ?

Bir kentlilik bilinci oluşturma adına bu şehri yönetenler ne yaptı söyler misiniz?

İstanbul'un tüm enerjisini tarihi yarımada'nın üstüne ve çevresine yükleyip, ortalama yüz kilometre ötede oturduğu halde bu merkeze toplanıp bin bir rezillik ve meşakkatten sonra günlük mesaisine ulaşıp akşam tekrar evine dönen milyonlarca yorgun ve bıkkın insanın şehri nasıl kültür başkenti olabilir ki?

Taşı toprağı altın diye herkesin hücum ettiği, yattığı kalktığı yer bile belli olmayan milyonlarca yığın halinde insanın sıkıntı, fsefalet ve daha sonra da kötülükler ile sefahate düçar olduğu bir kenti nasıl olur da kültür başkenti kabul edebilirsiniz?

Bu tarihi kentin kendi dokularında filizlenmiş, yetişmiş ve ürün verir hale gelmiş hangi kültür adamından bahisle öne çıkaracak ve kültür başkenti sayacağız?
Kitapları şaşırtıcı reklam furyası ile satılan Da Vinci Şifresi ve Kayıp Sembol'ün yazarı Dan Brown ile mi?

Yoksa 1915'te 1 milyon Ermeni'yi katlettiğimizi ifade edip bu yalan ve bühtanı ile Avrupa kültür ödüllerinden en meşhuru olan Nobel mükafatı ile ödüllendirilen Orhan Pamuk isimli vatandaşla mı?

İstanbul İstanbul olalı böylesine bir yıkım, böylesine bir zulüm, böylesi bir tahribata düçar olmamıştı.
Kiliseleri camiye dönüştürülürken bile fevkalade bir estetik duygusu ön planda tutulmuştu.
Müslüman'ı, Hıristiyan'ı, Musevi'si ve her dinden, her mezhepten ve her meşrepten insanın bir arada barış içinde yaşadığı bir şehirken, varoşlarında etnik bölücülüğün terör ürettiği bir şehir olup çıkmıştır İstanbul!..

Bu İstanbul'u bugünkü haliyle bile Avrupa'nın Başkentlerinden Paris ile Budapeşte ile, Viyana ile, Londra ile, Madrid ile Roma ile hatta Brüksel veya Atina ile mukayese edemezsiniz.

Tüm hoyratlığı ile hala güzeldir İstanbul.

Avrupa'nın diğer Başkentleri ile tek farkı; kendi kültürel varlığını gerektiği gibi koruyamamış olmasıdır.

Kent kültürü ya da " Urbanizm" denilen modern kentleşme kültürü adına hiçbir kaygısı olmayan Üniversiteleri, yetişmiş kültürlü insan varlığını bu şehrin canavar dişleri arasında öğüten yönetim noksanlıkları ve Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin faydasını bile bir avuç vurguncu şarlatana sömürttüren devlet anlayışı ile önümüze konulan bu fırsat ne yazık ki heba edecektir.

İstanbul o eski İstanbul değildir artık.
Kanserleşmiş yaraları tüm dokularına nüfuz etmiştir.
İstanbul'un ürettiği çöpleri bile hakkıyla değerlendiremediğimizi kabul etmeliyiz.
İşte böyle bir İstanbul'umuz var ve bu İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmuştur.
Bu unvan verilirken doğrusu bir kısım Avrupa Başkentlerine haksızlık yapıldığını düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Ne yazık ki, konuyla ilgili olarak bundan daha iyi bir yazı da yazamıyoruz.



Hüseyin Tanrıkulu

Önemli Not:Avrupa Kültür Başkenti bütçesini milyonluk projeleri ile kendisine zengin olma fırsatı sayıp gereğini yapan canavar kültür adamlarını burada kutlamadan geçersek ayıp olurdu.
Çünkü onlar bize daha çok lazımlar!
Bu görevimizi de yapalım da tamam olsun.

10 Ocak 2010 Pazar

MİLLİ SALAKLIK

Ciğeri beş para etmez bir eşkıya kırıntısı düşünün.

Hayatının özeti doğduğu toprakların halkına hıyanet ve binlerce insanın hayatına malolmuş bir cinnet hareketinin liderliğinden ibaret.
Yaptıklarının cezası olan ömür boyu hapis, yani müebbet mahkumiyet cezasını çekmek üzere devletin kontrolünde bir adada bulunuyor.

Devletin kontrolünde dediğimize bakmayın. Öyle akılsızlık yapacak ve safça cümleler kuracak kadar salak değiliz. Yani sayısı belirsizleşen ve giderek artan Milli salaklardan değiliz.

Konumuz bebek katili pis eşkıya olduğuna göre geliniz bu milli salaklığın ne olduğunu biraz açmaya çalışalım.

Milli salaklık herhangi bir kişiye, herhangi bir kuruma ya da herhangi bir topluma yakıştırılamayacak kadar aşağılayıcı bir ifade sayılabilir.
Ama gelin görün ki, her gün yüzlerce milli salaklık örnekleri karşısında insanın bu olmayası sıfatı birilerinin üzerinde görmesi kadar sinir bozucu bir durum da apaçık ortada durmaktadır.

Eşkıya başının tıkıldığı yer sineklerin bile çıkabileceği bir delik bulamadan kıvrandığı bir kodes olması gerekirken, adeta tüm medeni imkanlarla donatılmıştır.
Oradaki mücrimin her isteği emir kabul edilen, her söylediği gayet marifetli yayıcılar ve yayıncılar tarafından tüm kamuoyuna mal edilen, düzeni bozan, terör belasını azdıran ve ülkeyi felakete götüren bir başka bela merkezi oluşturmuştur.

İşte Milli salalık budur ve bunu sağlayanlar kim olursa olsun Milli salaklardır.

Bebek katilinin her gün bir manifesto yayımlaması ve devlete meydan okuması, onun cibilliyeti ve mevcudiyeti gereğidir.
Ama onun manifestolarını tüm Türkiye'ye ve tüm dünyaya duyuranlar o Milli salaklardır ki, onların suçu kodesteki eşkıya başından daha ağır ve işledikleri cürüm ise bizce çok daha kötüdür.

Herifçioğlu artık İtalya'daki komünistlerin yayın organı "Il Manifesto" isimli gazeteye yazar bile olmuş.
Onun yazısını kodesten alıp İtalya'da yayınlattıranlar Milli Salak değildir..
Onun yazdığını kodesten çıkarttıran ve Türk devletini tehdit ettirenler Milli salaklardır.
İşte o Milli salakların başta gelenleri ise şu bizim adına "Medya" dediğimiz ucube kurumlar da o bebek katilinin yazdıklarını iktibas edip milyonlarca vatandaşımızın sinirlerini bozanlardır.

"Il Manifesto" isimli İtalyan ceridesi belki üç-beş bin adet satılmıyordur ama bizim Milli salakların medya organları maalesef milyonlarca insan tarafından okunuyor.
Tabi kodesteki eşkıya başı İtalya ceridesine değil, aslında tüm Türk Medyasına yazar olmuş oluyor.
Tıpkı tüm söylediklerinin aynen bütün basın yayın organlarında kamuoyuna duyurulduğu gibi.

Eşkıya başı terör makinesi olarak kullandığı bir kısım talihsiz Doğu ve Güneydoğu halkına da bir türlü anlaşılamayan bu Milli Salaklık sebebiyle hükmediyor.
Tüm mesajlarını bu Milli Salaklar sürüsünü kullanarak iletiyor.

Artık bu komedya ya da tragedya ve bu Milli Salaklıklar devam ettiği sürece biz de geleceğe dair ümitlerimizi kaybetmeye, hatta devletimize karşı güvenimizde aşınmalar olduğunu görmeye başlıyoruz ki kendimiz de bu salakların arasında kalırız diye korkuyoruz.



Hüseyin TANRIKULU

10.Ocak.2010-.Pazar-İstanbul

3 Ocak 2010 Pazar

YENİ İSTİKLAL'DEN "YENİ İSTİKLAL"E

.
Hafızam beni yanıltmıyorsa 1960 gece yarısı baskınının yani 27 Mayıs darbesinin üzerinden birkaç ay geçmişti ki rahmetli babam Türkiye'de çok az merkezde Müftülük bulunmasına rağmen, kendisine birçok vilayet için görev teklifini değil, Rahmetli dedem Hacı Hüseyin Efendi'nin yakınında olmak için Yunak Müftülüğünü tercih etmişti.
Burada görev yapmakta iken aniden Kars'ın Çıldır ilçesine tayin edilmişti. Yani Çıldır'a sürgün edilmişti.
Halbuki Rahmetli babam devrinin çok değer verilen alimlerinden birisi idi.

O zaman Diyanet İşleri Başkanlığı, eski ismi "Hademe-i Hayrat Cemiyeti" olan bir kuruluştu ve yeni ismiyle tam resmi hüviyet kazanan bir kurum olarak bliniyordu.

Bu yeni isimli teşkilatın bir elin parmakları kadar vaiz ve bir o kadarcık da Müftüsü vardı.
Bu müftü ve vaizler artık Cumhuriyet hükümetlerinin Devlet Bakanlığı'na bağlı olarak görev yapacaklardı.

Devlet onların bağlı olduğu daire olan Diyanet İşleri Başkanı'nı tayin etmeye de re'sen yetkili bir Bakanlığı devreye sokmuş oluyordu.Yani Laikliğin "Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak" diye özetlenebilecek tarifi de uygun bir formülle rafa kaldırılmıştı.

Böylece de Laik devletin Diyanet İşleri Başkanı din adamı olmayabilirdi. Netekim, Rahmetli babamı Konya'nın Yunak ilçesinden Kars'ın Çıldır ilçesine tayin eden Diyanet İşleri Başkanı da laikliğiyle tanınan bir zattı.

Bu zat emekli bir generaldi. Adı M.Sadettin Evrin'di.
27 Mayıs darbesinin Diyanet İşleri Başkanı yaptığı bu zatın ilk önemli işlerinden birisi de o devirde 27 Mayıs'a şiddetle karşı çıkan babamı sürgüne yollamaya teşebbüs etmekti.

Sebebi ve gerekçesi aynen şöyleydi:
- Yunak Müftüsü Süleyman Tanrıkulu İnkilaba tamamen karşı olan etkili bir din bilginidir. Aynı zamanda Yunak'ta Risale-i Nurlar ile yakalanan Nurcular hakkında Mahkemeye bilirkişi olarak "Risaleler sadece Kur'an tefsiridir.Yasak yayın değildir.Okunmasında ve yayımlanmasında bir beis yoktur" diye resmi bir rapor sunmuştur. Bu rapor Mahkemelere o tarihlerde verilmiş önemli bir rapor olarak bilinmektedir. Ayrıca Müftü Süleyman Tanrıkulu YENİ İSTİKLAL isimli mecmuaya abonedir ve bu mecmuayı okumaktadır"

İşte bu gerekçelerin üçü de bir müftüyü sürgün edecek kadar hakkaniyete dayandırılamayacağı için o tarihlerde görevden istifa etmeyi göze alıp Ankara'ya giden Rahmetli Babam bir cebine başlığı okunacak şekilde Yeni İstiklal mecmuasını sokup, diğer cebine de istifa dilekçesini koyduktan sonra Sadettin Evrin'in makamına çıkar.Diyanet işleri Başkanı Evrin'e istifa dilekçesini uzatır.
Sonra da şunları söyler:
- "Sayın paşa, ben oturduğunuz makamı hakkıyla dolduran, ülkemizin en büyük din alimlerinin imtihan ederek Fetva makamına layık gördüğü bir Müftüyüm. Benim imtihanından geçtiğim Alimler, Hasan Hüsnü Erdem, İbrahim Elmalı gibi alimlerdir. Ben onların imtihan ve ibra ettiği bir ilim ehli olarak hakkaniyetle hareket etmeyi ve sizin başkanlığınızda bir teşkilatta görev yaparak ilmin aydınlığını gölgede bırakmaya vicdanım elvermediği için istifa ediyorum."

Evrin paşa donup kalmıştır.
" Ama hoca sen Yeni İstiklal Mecmuası okuyormuşsun?!"der.

Rahmetli Babam;
- "Evet, işte son sayısı da cebimde. Size hediye edeyim de okuyunuz. Göreceksiniz ki , muzır bir yayın değildir. Eğer böyle olduğu düşünülüyorsa yayınlanması yasaklansın" der.

Bu Sadettin Evrin, o tarihlerde devlet radyosunda "Dini ve ahlaki konuşmalar" adı altında Milleti çileden çıkaran konuşmalarıyla şöhret sahibi olmuştu.
"Müsbet Maneviyat Etüdleri" isimli bir eseri sebebiyle gerçek din alimlerinin şiddetli tepkisine sebep oluyordu.
Benimsenmeyecek ûslupta konuşmaları yanında saçma sapan fetvaları da dine aykırılığı sebebiyle tartışılıp duruyordu.

Rahmetli Babamın ilmi vukufiyeti ile o tarihlerde tüm Türkiye'de her çevrede saygın kişiliğine kimsenin diyeceği olmayan bir Alim olarak tanınması Sadettin Evrin'i bu sürgün kararını işleme koymaya cesaret ettiremediği gibi, istifasını da kabul etmediğini günler sonra bildirmesine yol açmıştı.

Babam Yunak Müftülüğü'ne devam yazısını aldığında da hiç sevinememişti. İyi hatırlıyorum,"Böyle bir Diyanet Başkanına bağlı olarak görev yapmak bir züldür" diyordu.

Ama işin bir de vebal tarafı vardı ki, o konuda Rahmetli Dedem Hacı Hüseyin Efendi;
"- Oğlum, ben seni tüccarlık yapasın diye okutmadım. Görevine devam et" dedi ve babam Diyanet teşkilatından emekli olana kadar hizmetlerini sürdürdü.

Rahmetli Babam Matbuatın önemli bir hizmet sektörü olduğunu en iyi takdir eden bir din adamı idi.
Çok iyi hatırlarım, Eskişehir'de Nuri Akyar isimli arkadaşı ile "Yeşil Nur" matbaası isimli bir matbaa kurmuştu. Burada gazete neşrediliyordu. Babam ona sadece maddi yardımda bulunuyordu.
Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek'i, Cevat Rıfat Atilhan'ı da gençliğinden itibaren her konuda destekliyordu. Bu işi de yılmadan, ömrü boyunca faydalı tüm neşriyat hizmetleri ve tüm fikir adamlarını desteklemek şeklinde sürdürdü.

Bendenizi Gazetecilik mesleğine sokan düşünce, bu olayların aile içi değerlendirmelerin sağladığı ivme olmuştur.Tam kırk beş yıldır basın hayatının içinde aktif ya da pasif olarak kalemimizle topluma hizmet etmeye çalışıyoruz.Yazılı ve görsel basındaki hizmetlerimizde hep aynı fikrin, aynı çizginin, aynı görüşün naşiri ve sadakatli savunucusu olmaya çalışıyoruz.

Şimdi de YENİ İSTİKLAL ismiyle yayına soktuğumuz bu internet portalında bundan böyle sizlere ulaşmaya çalışacağız.
Daha önce "Afyonkocatepahaber.com" adı altında beş yıl sürdürdüğümüz yayının "lokal" kalması sebebiyle yeni isim altında daha geniş kitlelere ulaşmayı amaçlıyoruz.

Sizlere buradan seslenmeye ve ömrümüz elverdiğince sizlere hizmet etmeye devam edeceğiz.


Hüseyin TANRIKULU
2.Ocak.2010
İstanbul

MÜSLÜMAN İSMET ÖZEL VE ÖTEKİLER

.
İsmet Özel'i tanır mısınız, tanımaz mısınız bilmem.

Ama bendeniz bir kere gördüm. O da Milli Gazete'de oldu.

Milli Gazete'de günlük yazılar yazıyordu. Her gün elime geçen bu gazetenin çok değer verilen bir yazarı idi.

Ben ise topu topu iki yazısını okumamışımdır.

Çünkü ne yazdığı, niçin yazdığı, neyi anlatmak istediği kullandığı dilden dolayı anlaşılmazdı.


Kendi kendime;"Bu gazetede tutunan bir yazar olduğuna göre, benim kültür seviyem bu adamı anlamaya yetmiyor ama Milli Gazete yöneticileri ve okuyucuları da bizden daha kültürlü olmalı ki bu zatı muhtereme para verip yazı yazdırıyorlar" diye düşünürdüm.


Meğer ne kadar haklıymışım böyle düşünmekte.


Bir süre TRT'deki yöneticiler de bu şair İsmet Özel'e program yaptırdılar.

O zaman birkaç kere izledim. Yine aynı kanaatle; "Benim bu adamı anlamam için kültür seviyem yetersiz kalıyor!" deyip hiç izlememe kararı aldım.


Son zamanlarda Türk televizyonları içinde tercihen Haber Türk kanalını izliyorum.

Birkaç gün önce severek izlediğim Balçiçek Pamir'in "Türklük ve Müslümanlık" üzerine düzenlediği açık oturum programında İsmet Özel'i konuk olarak görünce şaşırdım.

Bir süre izledim.

Balçiçek Pamir de İsmet Özel'i "Derin kültür" adamı olarak görmüş ki karşısına kaliteli bir düşünür olan Ahmet Turan Aklan'ı oturtmuş.

Anlayacağınız acayip bir dengesizlik oluşmuş.


İsmet Özel'i dinliyorum, gözlerim kapalı…

(Bir şey dikkatimi çekiyor. Orta parmaklarına taktığı yüzükleri yok…bir de sakal bırakmış)

Konuşuyor İsmet bey.


Kendi aklınca öylesine sivri şeyler söyleyecek ki tüm Türkiye Onu tartışacak.

Belli ki yine bir kitap falan hazırlıyor.Parayı götürecek…

Bu tip muhteremlerin tek amacı gündemde kalıp malı götürmektir malum ya…


Konuşuyor:

"- Müslüman olmayan benden düşük insandır"

Konuşuyor :

"- Müslüman değilseniz, Türk olamazsınız…"

Konuşuyor:

"- Namaz kılarak Türk olunur."

Konuşuyor:

"- Alevilik, sapkınlıktır, ilkelliktir…"

Konuşuyor:

"-Ben hala komünistim. Bir Müslüman komünist olmayacak da ne olacak?"

Konuşuyor:

"- Komünist olmayan Müslüman olur mu?"

Konuşuyor:

"- Namaz kılmak, topluca kılmak komünizmdir…"

Konuşuyor:

"- Türk Milleti diye bir şey var mı, yok mu ona bakmak lazımdır"


Arada siyasi konuşma da yapıyor hazret…

"- Papa, Celal Bayar'ın asılmasına mani oldu deniyor"

Konuşuyor , konuşuyor, konuşuyor.


Harika bir sunucu olan Balçiçek Pamir neredeyse küçük dilini yutacak.

Aslında bu hayretamiz sözlerin sahibi İsmet Özel'in amacını keşfedemediği için şaşırıp kalıyor.


Söz Ahmet Turan Alkan'a geçiyor.

Sayın Alkan iki cümlede özetliyor bu saçmalıkların sahibi İsmet Özel'in kimliğini ve ruh halini:

"- Şairler güvenilmez insanlardır. Siz şiirin mantığıyla keşif yapıp güzel şeyler de söylüyorsunuz.ama sonra zırvalıyorsunuz."



Gözünü sevdiğim fikir kırıntısı.

Hiç olmazsa bazı fikirsizliklere karşı varlığına şahit olmak ne güzel…


İsmet Özel'i şimdiye kadar yeterince tanıyamamış olan ve yazılarında yan yana getirdiği manasız kelimelerden hikmet arayan aptallara ve ona ha bire şair, yazar, falan gibi sıfatlar yükleyen seviyesizliklere boşuna şaşırdığımı da itiraf etmem gerekiyor.


İşte gerçek kimliği bu kişinin bir TV programında söylediği açık sözlerden gayet net anlaşılmış oluyor.


Kimler anlıyor?

Aklı olan ve biraz fikir kırıntısı taşıyan feraset ve akıl sahiplerince…

Yani…

Öteki Müslümanlarca…


Bilmem anlatabildik mi?





Hüseyin TANRIKULU
Cuma, 01 Ocak 2010