23 Ocak 2008 Çarşamba

GÖNÜLLER FATİHİ (!) AMERİKA

Amerika Birleşik Devletleri’nde insan hakları ihlallerini rapor eden resmi destekli bir kurum Türkiye’nin de arasında bulunduğu bir çok ülkede “ İnsan haklarına aykırı” uygulamalar bulunduğunu tespit etmiş.

Bu haltı işlemişler işlemeye de, neredeyse bütün dünya ülkelerini insan haklarına aykırı uygulamalar yaptı diye suçlarken,kendi cürümlerini hiç düşünmemiş,kendilerinin yıllardan beri dünya insanlık alemine yaptıkları zulümleri hiç görmemişler.

Dünya insanlık alemini de aptal, zavallı, gözü kör, kulağı sağır ve enayi yerine koyarak bu raporlarını yayınlamışlar..

İşte Vahşi Batı ve işte onların adalet anlayışı,insaniyeti,medeniyeti…

Onlar ki Amerika kıtası’ndan kalkıp geldiler Ortadoğu’yu işgal edip yüzbinlerce insanın kanına girdiler.

Onlar ki, yakaladıkları Irak’lı Müslüman çocukların ırzına tasallut ettiler,utanmadan çırılçıplak soydukları bu insan evlatlarını vahşice birbiri üzerine yığıp önlerinde hatıra fotoğrafı çekerek bütün dünyaya yaydılar.

Onlar ki,Irak’ta,Afganistan’da,daha önce Vietnam’da,Japonya’da insanları katlettiler.Hem de kitleler halinde.

Onlar ki, İran’da nükleer enerji santralı var diye bu ülkeye saldırı hazırlığı yaparken,Hindistan’la aynı konuda işbirliği anlaşması yapıyor ve İnsan sayılabiliyorlar..

Sonra da kalkıp Türkiye’de ve bir çok ülkede insan hakları ihlalinden dem vuruyorlar.

Amerika bu işte!..

Dostumuz ve müttefikimiz Amerika..

Bizim Avrupa Birliği’ne girmemiz için ha bire çaba sarf eden Amerika!

Avrupa Birliği hala Türkiye’de insan hakları ihlali var der durur.

Amerika ise bu kasıtlı iddia ve tezi devamlı surette böyle resmen tasdik eder.
Resmen doğrulamaya kalkışır. Sonra da alay eder gibi raporlar hazırlatıp, “ Türkiye’de insan hakları ihlali var” der.

Dost dediğiniz zaten böyle olur!..

Gündem yarat(ma)mak

Gün geçmiyor ki televizyonlarda ve gazetelerde yeni bir konu ortaya atılıp tartışma ortamı yaratılmasın.

Hangi kanalı çevirsek ,hangi gazeteyi okusak karşımıza yeni olaylar, farklı bakış açıları ve tartışma yaratacak konu başlıkları çıkıyor..

Konular ulusal ve yerel basına göre değişmekle birlikte daha çok sansasyonel mevzulara odaklanmaktayken hiç kimse tartışılan konuların halkın gerçek gündemi olup olmadığı konusunda bir araştırma yapmıyor.

Belki böyle bir araştırma yapmak işlerine de gelmiyor olabilir.
Her malın kötü bile olsa bir alıcısı çıkar mantığından hareket etmek moda oldu zahir.

Şöyle bir göz atmak gerekirse

Afyonkarahisar’ın son günlerdeki gündemi malum olduğunuz üzre “otogar yeri”.
Bursa’nın gündemi “İntam Binalarının yıkılması”
Kayseri’nin gündemi “ekonomi iyi mi kötü mü sorusu”
Trabzon’un gündemi tazeliğini koruyan “rahibin ölümü”
Gaziantep’in gündemi "yılın en kaliteli okulu" yarışmasına girememek,
Eskişehir’in gündemi “Şeker sanayisi kambur mu , değil mi ?”
Kimi ulusal basının gündemi ikinci Susurluk’mu diye sorgulanan “Sauna Çetesi”.
Muhalefetin gündemi “Unakıtan” ve erken seçim.
Bazı dergilerin gündemi “saygısızlığın doruğa çıktığı malûm karikatür olayı”

Bu liste uzar gider böylece.

Her bölgenin kendine has sorunları o bölgenin gündemi oladursun, Ulusal basın hükümet yanlıları ile karşıtlarını öven ve söven yazıları, haberleri dizedursun bizim meşhur hocamızın gündemi ise üç aşağı beş yukarı hep aynı olur.

Hangi hoca derseniz hepinizin bildiği Prof.Dr.Zekeriya Beyaz.

Sevgili hocamız dün gece yayınlanan bir programda yine gündemini belirledi. Mübarek günlerde (kandil, kadir gecesi, Perşembe ve pazartesi geceleri, arife geceleri ) yaşanacak cinsellik.

Detaya girmeyeceğiz elbette…,, ama iki kelâm etmeden de geçmek olmaz.

Türkiye Cumhuriyetinde Müslüman olarak yaşayan halkın yüzyıllardır gündem yaratılmak istenen bu konu ile ilgili bir talebi de merakı da olmamıştır. Zira gerek gelenek ve görenekler gerekse önce aile içinde başlayan,daha sonra devlet okullarında verilen din öğretisi gereği bilinçaltına yerleşen bilgiler neyin, ne zaman,nerede ve nasıl yapılması gerektiği konusunda belli alışkanlıkları , terbiyeyi de beraberinde getirmiştir.

Üstelik yaratılmaya çalışılan bu gündem ,henüz tazeliğini koruyan “ kamusal alan dışına taşan örtünme “ konusunun ardından , vatandaşın kafasında “şimdi de yatak odama mı karışıyorlar” sorusunu beraberinde getirecektir.

Durup durup kafaları karıştıracak laflar üretmenin laf ebelerine prim ve para kazandırması dışında vatandaşa bir fayda getirmeyeceği açıktır.

Gelelim vatandaşların kendi aralarındaki gündemlerine.

Köydeki Aliye nine, gözlerinin iyi görmemesinden dertlenmekte, gelini ise tavuklar grip olacak diye bahçeye salmamaktan şikayette.

Kahvedeki Ali çavuş, mahsulünün parasını almış olmasına rağmen tarlayı yeniden ekse mi ekmese mi derdinde,zira delik büyük yama küçük gelmekte. Üretici hammadde pahalılığından yakınmakta, tüketici düştü de biz mi görmedik ,niye hayat ucuzlamıyor diye dertlenmekte.

İnternet ortamındaki gündemler ise vatandaşın günlük hayat gailesi ile alakasız bir mecrada sürmekte. Bir grup ezan Türkçe okunursa daha iyi olur, karşıt görüşse olduğu gibi korunmalı tezinde, başka bir grup Fethullah Gülen cemaatinin açtığı okulların yararsız diğer görüş ise yararlı olduğu konusunda kıyasıya tartışmakta, bazıları Ermeni meselesini gündemimden kaldırmamış, Hrant Dink’i karalayan ve aklayanlar olarak bölünmüş durumda.

Şiirseverler ise Akşam Gazetesi yazarı Serdar Turgut’a “Türklerin şiir yazma dürtüsü” isimli yazısı yüzünden kızmış durumda.

Herhalde yazılı ve görsel basının yarattığı gündemleri de tartışanlar vardır.

Ancak görülmektedir ki toplumun ortak hareket edeceği ,birlik ve beraberlik duygusu yaratmaya yönelik gündemler oluşmamakta daha doğrusu oluşturulmamaktadır.
Kanallarda dans yarışmaları hakimdir bir süre de devam edeceğe benzemektedir.

Oysa AB süreci içinde, başlayan müzakerelerde halkı nelerin beklediği, yapılacak değişikliklerin ne denli kabul görüp görmeyeceği, Güneydoğu’da yeniden alevlenmeye başlayan bölücü örgüt faaliyetleri ile birlikte sıkça dillendirilen “Kürdistan” meselesi, halkı usul usul ayrıştırıp bölmeye yönelik çeşitli kışkırtmaların yaşanan süreç içerisinde ne türlü zararları beraberinde getireceği yönünde bilgilendirilmeme ve özellikle çözülemeyen türban olayının yarattığı gerginlik kambur gibi ortada durmakta.

Sorunları, yapılacak açık oturumlarla makûl şekilde ve anlaşılır biçimde gündeme getirip halkı bilgilendirmek, kavga zeminine çekilmeden faydalı tartışmaların yapılmasını sağlamak ve görüş alışverişinde bulunmak, ekranlarda halkın her zaman görüp bildiği ve de çokça bıktığı, bilinen malum konuşmacılardan farklı olan , bilimsel yönü ağırlıklı, saygın yeni yüzlerle seyirciyi buluşturmak ve bilimsel zeminlerde kitleleri bilgilendirmek ,masa başlarında suni gündemler tezgahlamamak herhalde en doğrusu olacaktır.

Zira akıllı olmanın, sağduyulu davranmanın ve sorunları düzgün şekilde anlatarak, doğru çözümleri üretmenin, insanları bölmeye değil birleştirmeye, kavgaya değil uzlaşmaya ve hoşgörüye davet etmenin yaratacağı pozitif elektrik pek çok konuyu aşmada en büyük ilaç olacaktır.

Selâmlaşmanın faziletleri

"Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selam verin ya da aynıyla karşılık verin..." (Nisa Suresi, 86)

“Selâm", bir Müslümanın diğer Müslüman kardeşi için hayır temennisinde bulunmasıdır.

Selamlaşmak, karşıdaki kişi ile ilgi kurmak ve o, kişi için emniyet ve güven vermektir.

Milletlerin geleneklerine göre selamlama şekilleri çeşitlilik arzeder. Dinimizde selam verme kısaca, “Esselamü Aleyküm” veya “Selamün Aleyküm” şeklindedir. Kendisine selam verilen kişi de “ve aleykümüsselam” şeklinde karşılık verir.

Bunun anlamı “Allah’ın emniyet ve güveni sizinle olsun” demektir.

Mü’minlerin birbirleriyle karşılaştıklarında selamlaşmaları dinimize göre sünnettir. Verilen bir selamı almak ise Müslüman için yerine getirilmesi gereken bir haktır.”

Söze selâmın gerekliliğini içeren bir ayetle başladım.

Bu gün selâmlaşmanın faziletlerini anlatırken okuyanlara bir fayda sağlamış olmanın huzurunu da yaşamak istedim.

Selâm vermek her şeyden önce karşılıklı ilişkilerde iyi bir başlangıcın temelidir. İnsan ilişkilerini güçlendirici özelliği olduğu gibi toplumda kaynaşmayı,dayanışmayı arttırma özelliği de vardır.

Peygamber efendimiz “Size, aranızda sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız ve verilen selamı alınız’[1] “Ey insanlar, selamı yaygınlaştırınız...”[2] buyurmaktadır.

Eğer faydalı olmasa peygamberimiz selam vermenin gerekliliği üzerinde durmazdı.
Selâm müminler arasındaki muhabbetin sağlamlaşması yaradığı gibi, sosyal barışın gelişmesini de sağlar.

Elbette herkes “Esselamü Aleyküm” veya “Selamün Aleyküm” şeklinde selam vermeyebilir. Esasen doğru ve güzel olanı ,sünnete uyanı budur.

Ancak günümüzde kullanılan “günaydın, merhaba, iyi günler, hayırlı sabahlar, gibi karşılaşıldığında iyi dilekler içeren sözcükler de insani ilişkilerde önemli yer tutar.

İyi ve güzel dilek dilemenin, karşısındakine güzel sözlerle hitabetmenin hiçbir zaman zararı olmayacağı gibi , kalbi yumuşatıcı özelliğinden dolayı bilakis faydalar doğuracağı muhakkaktır.

Rabbimiz cennete giren müminlere ilk olarak selam ile hitap edecektir. Kur’an bunu şöyle ifade eder.

Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup Cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve Cennet bekçileri onlara şöyle der: “Size selam olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi ebedi kalmak üzere buraya girin.”

İnsanların birbirlerine güzel sözlerle hitabetmesi, diğerlerini de etkiler. Bir toplulukta karşılıklı saygı ve sevgi davranışlarının artması o topluluğun işlerinin daha düzgün gitmesine,kavgaların en aza inmesine sebep olur.

Hoşgörülü davranışlar,iyi niyetli yaklaşımlar önce kişiler arasında gelişir ve alışkanlık halini alırsa kişiden kişiye , kişilerden topluluğa,topluluktan da diğer topluluklara ve en nihayetinde tüm topluma yayılır ki bu da tüm milletin huzur içinde , sağlıklı ve düzgün giden ilişkiler içinde yaşamasına vesile olur.

Selâmın bir diğer fazileti de , yeryüzündeki Müslümanların birbirini tanıyıp, kaynaşmasına da vesile olmasıdır. Dünyanın neresinde giderseniz gidin “Selâmün Aleyküm” dediğinizde karşınızdaki Müslüman ise size hemen cevap verecektir.

Yabancı dillerdeki selâmlaşmaları da kullandığınızda yine karşınızdaki size saygılı bir şekilde davranacak ve selâmınızı kabul edecektir.

Çünkü selâm sosyal barışın, insanlar arasında sevgi ve muhabbetin gelişmesini sağlayan önemli bir sebeptir.

Bu noktadan hareketle güzel ahlakın birinci basamağı olan selâmlaşmayı alışkanlık haline getirmemiz elbette önce bizlere faydalı olacaktır.

Evimize girdiğimizde eşimize,çocuklarımıza güler yüzle vereceğimiz selâm daha kapıdan ilk girişte olumlu sonucunu verecektir.

Yolda tanımasak dahi yanımızdan geçene ,arkadaşlarımıza, alışveriş yaptığımız esnafa selam vermemiz Allah’ın hoşnutluğuna vesile olur.

(Enes bin Malik’in rivayetine göre Peygamberimiz yolda oyun oynayan çocuklara bile selam verirmiş.)

Kötü söz ve davranışlar ise sahibine aittir. Elbette kötü sözler kullananlar ve bunu alışkanlık haline getirenler gerek toplum içinde gerekse Allah indinde makbul olmayacaklardır. İnsanlara güzel sözlerle yaklaşmanın faziletleri düşünüldüğünde kötü söz, davranış ve hallerden süratle uzaklaşmak aklın ve vicdanın gereğidir. Aklını ve vicdanını birlikte kullanamayanların vay haline.
Ne acı bir durumdur ve ne zavallı bir görünüşe sahiptirler.
Tüm bunları bilerek güzel davranmak, günahtan kaçınmak gerekir .
Karşımızdakine kötü sözler sarf etmek , hoş olmayan sıfatlarla hitap , toplum içinde kabûl görmeyecek kelimeler söylemek ve davranışlarda bulunmak önce bize zarar verir sonra da topluma.
Yazımı yine bir ayet meali ile bitirmek istiyorum:

Yüce Allah buyuruyor ki:

Ey iman edenler!... Zannın (şahsi kanaatlerin) çoğundan kaçının. Çünkü bazı zanlar (şahsi kanaatler) günahın tâ kendisidirler. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Yek diğerinizi arkadan çekiştirmeyiniz. İçinizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bu sizin için tiksindirici bir şeydir. Allah'tan korkunuz. Çünkü Allah (c.c.) tövbeleri kabul eden ve çok esirgeyendir.
-Hucûrat Sûresi, âyet: 12-

Selâm ile…

HALKA HİZMET

Dünyada en zor iş ve belki de insanın karşılığını görmekten haz duyacağı, ama kendisine hizmet edilenlerin asla tattırmayacağı şükran duygularının sebebi olması gereken halka hizmet mesleği artık iltifat edilmeyecek meslekler arasına giriyor.

Ne yazık ki gerçek böyle..

İnsanları başımıza yönetici seçiyoruz, sonra da burnundan kan getiriyoruz.

Asla takdir etmesini bilmiyoruz ve sabırsızlıkla kendilerinden kısa zamanda her şeyin arzu ettiğimiz biçimde gerçekleştirilmesini istiyoruz.

Ama oturup düşünemiyoruz ki, şartlar, imkanlar, taraf-etraf, çalışmak zorunda olduğu kadrolar nasıl ve nicedir?!..

Bu durumda ve bu gidişatla memleketin hizmetine talip olacak dürüst adam bulmak zorlaşacak..
Halka hizmet Hakk’a hizmettir derler.

Doğrudur.

Halka hizmet yerine bazı makamlara talip olarak hep kendine hizmet edenlerin memleketi ne hallere getirdiğini gördük.

Yakın geçmişi bir hatırlayalım.

Türkiye’de Hükümetle Cumhurbaşkanı arasında cereyan eden bir gerginlik yüzünden içine girdiğimiz kriz halini bir düşünün..

Bugün habire paçasından çekiştirdiğimiz Başbakan ve Hükümet üyeleri geceli gündüzlü bu memleketin zararına mı çalışıyorlar?

Türkiye’nin hemen hemen bütün yolları çift yönlü hale geliyor. Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı birimlerin gece-gündüz,yaz kış demeden yol yapmaya devam ettiğini görüyoruz. Şehirler arası yollarda seyahat edenler görüyor.Ülkemizin tüm karayolları ıslah ediliyor.
Bütün bunlara ilaveten İstanbul’da denizin altına müthiş bir tünel yapılıyor.İnşaallah kısa zaman sonra Hükümetin altına imza attığı dev yatırımlar hızla bitmiş ve milletimizin hizmetine sunulmuş olacak.

Türkiye 1963 Ankara anlaşmasıyla bir üyesi olmaya karar verdiği Avrupa Birliği ile bir türlü müzakere masasına oturamıyordu.Bazı tümüyle karşı çıkmalara rağmen, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda artık dönüşü olmayan bir istikamette hızla ilerlediği görülüyor.

Bu kolay olmamıştır. Kolay oldu diyen varsa sormak lazım;”Daha evvel neden bu başarılamamıştı ? “diye

Ülkenin bütçesinde artık insanın başını döndüren açıklar söz konusu değil.

Türkiye dış borç bulmakta güçlük çekmiyor.

Tüm dünyada tepkisel değerlendirmelere maruz kalan Dünya Bankası kredilendirmeleri ve IMF programları şimdiye kadar benzeri hiçbir ülkede görülmeyen biçimde sadece ve sadece Türkiye’de uygulanıp müsbet netice alınıyor.

Türkiye’de hiç görülmemiş icraatlara en güzel örnek,milyonlarca ilköğretim okulu (İlk ve Ortaokul) öğrencisine okullar açılır açılmaz kitapları devlet tarafından bedava dağıtılıyor olmasıdır. Bu öyle kolay bir iş değildir.

Türkiye borçlarını ödeyebiliyor. Çiftçisine, işçisine,memuruna ve tüm çalışanlarına hep enflasyonun üzerinde ücret ve maaş artışı sağlıyor.

Enflasyon bu hükümet kurulmadan önce 3 rakamlı sayılara tırmanmıştı. Bugün tek rakama çekilmektedir.

Bu yıllardır başarılamayan bir durum değil midir?

Elbette çok iyi şeyler oluyor.
Artık Türkiye turizm gelirlerini katlayarak arttırıyor.

Gelen turist sayısında ve bıraktığı döviz miktarında ümit verici artışlar görülüyor.

Türkiye’nin yollarındaki lüks araba sayısı Almanya dahil bir çok Avrupa ülkesinde artık görülemiyor. Ama Türkiye’de son model otomobile biniliyor. Yollarda artık lüks otoların yanında binlerce Jip dolaşıyor.

Bu durum refahın hızla arttığını ve tabana yayıldığını göstermiyor da nedir?

Bütün bunları kim sağladı?

Elbette halka hizmet için kolları sıvayan seçilmiş yöneticiler.

Bugünkü Hükümeti enti-püften meseleler ile meşgul etmek, Türkiye’nin gündemini saçma-sapan konularla doldurmak,Başbakan ve Bakanlar hakkında mesnetsiz iddia ve ithamlarda bulunmak,kamuoyunu bu propagandalar ile bıktırmak,usandırmak gerçekten haksızlık sayılmalıdır.

Bu yazdıklarımız mevcut hükümeti ibra edici mahiyette kabul edilecek şeyler değildir.
Bugün başka bir hükümet olsaydı yaptığı işler ve verdiği hizmetler sebebiyle aynen böyle destekleyici ifadelerde bulunurduk. Çünkü hakkaniyetle hareket etmek gerekir.

İnkarcılık,kasıtlı olarak karşı duruş ve belden aşağı vuruş ne bize ne de ülkemize fayda sağlar..
Halka hizmeti Hakk’a hizmet sayan ve bu uğurda her fedakarlığı yapan, tabir yerinde ise, bizlere hizmet için kendi hayatından fedakarlık eden, her kötülüğe katlanan, haksızlıklar karşısında yutkunup duran ve ağzını açıp iki kelime konuşmayan, sanki milletin yöneticisi değil de bir kölesi gibi görülen ve kendisine böyle davranılan yöneticilere gerçekten gıpta ile bakmak lazımdır.

Herkes bu zillete, bu haksızlığa ve bu zulme, iftiraya, kötülük etme arzularına karşılık hizmetine sağlıklı biçimde devam edemez.

Aşk olsun bunun aksini yapanlara.
Yüce Allah emeklerini yağlı, umurlarını daim ve hayırlı etsin.

BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...

Değerli okurlar,

Bugün posta kutuma gelen bir mektubu sizlerle paylaşacağım.

Gönderen belli ama yazının yazarı belli değil.

Halka mâlolacak kadar güzel olan bu yazıyı sizlerle paylaşırken, yazan her kimse tebrik ediyor, sağsa uzun ömürler, öldüyse rahmetler diliyorum.

BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.

"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece.

Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.

"Evet var, oğlu Selim Bey....".
Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.
Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.
Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi .
O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.

"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl,tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.

"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.

"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.

Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.

Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak , "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.

"Emanet mi?" dedi.

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.

Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.
Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
"Bana yalnızca maddî destek vermedi,mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.

Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu: "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.

Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

Üçüncü cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
Artık aklı hep tablodaydı.
Sonunda dayanamayıp, "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...

Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.

Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:

'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.

Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.

Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.

Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.

'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.
Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.

Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.

Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.

Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o,nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotoğrafa hayran hayran baktı.

"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız? " diye sordu.

Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.

Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.

Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
“Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.

Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.

Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

Sevgilerimle,
Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.

Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

***

Bu güzel hikaye :

Çalanlara, çırpanlara, oturduğu yerden ahkâm kesenlere, söz verip tutmayanlara, Allah’tan korkmayanlara, Elifi görüp mertek sananlara, yalan söyleyip kendi yalanına inananlara, halkı kışkırtmaya çalışanlara, kendi yutar salkımı ele verir talkını özdeyişine uygun yaşayanlara, saçma sapan düşünceleri ardı ardına sıralayıp rüya gördüm diyenlere, milletin parasını ,
devletin kasasını, toplumun bankalarını hortumlayanlara belki biraz kıssadan hisse çıkarırlar umuduyla ithaf olunur.

GÖNÜL YAZISI

Bahar geldi.

İnsanoğlu’nun ve hiçbir yaratığın iradesiyle ve çabasıyla değil,sadece Yüce Yaratanımızın ilahi arzusu ve muradıyla tabiat yeniden şekilleniyor.

Havalar ısındı. Güneş tüm bereketli şuasını ve tabii ki nurunu tüm mükevvenata olduğu gibi arz dediğimiz yaşlı dünyamıza cömertçe yolluyor.

Kupkuru görünüşlü ağaçların yeşile bezenmesinde bizlerin ne katkısı var?

Düşününüz; kupkuru bir kereste görünümü kazanan ağaçlara O Yüce Varlık istemese kim ve hangi kuvvet bu günlerdeki uyanışı sağlayabilir?

Düşününüz; kupkuru boz renkli kırlara yemyeşil tabii örtüyü O’ndan başka hangi güç ve kudret örtebilir?

Düşününüz; o yeşil otların arasında rengarenk,cins cins,desen, desen çiçekleri hangi ilim,hangi marifet ve hangi feraset yaratabilir?

Bitkilerin ihtiyaç duyuduğu suyu, ışığı, enerjiyi,lüzumlu toprağı O olmasa kim yaratabilirdi?

O olmasa haşa, gözlerimizin görüp hikmetine hiç akıl sır erdiremediğimiz hava, su, toprak ve her şey kendiliğinden nasıl olur ve oluşurdu?

O olmasa ve murad etmeseydi biz havayı nasıl solurduk?

O olmasaydı ve murad etmeseydi; gözümüz olabilir miydi ve bizler bu ihtişamına, düzenine, ahengine asla hikmet nazarıyla bakmakta ve esrarını anlamakta güçlük çektiğimiz, bir noktadan itibaren olsa dahi anlayabilmek için bilim sahasında didinip durduğumuz bu akıl almaz muhteşem varlık aleminde var olabilir miydik?

Biz var olamayacağımıza göre insan nesli ya da diğer yaratıklar var sayılabilir ve bu varlık aleminde olmayacağımız için bunların farkında olabilir miydik?

Ya var olsak da aklımız olmasaydı?

İdrak kabiliyetinden mahrum olsaydık!

Şimdi insaf denen güzel duygularımızı aklımızın önüne koyup bir düşünelim; Akıl gibi bir nimeti, ki asla onsuz olmamızın düşünülmesini bile kabul etmemiz mümkün değilken, acaba neden Yaratan’ın bize emrettiği hayat çizgisinin hep dışında kalmak gibi bir cürüm içinde yüzüyoruz?

Düşünelim bir an için; acaba bizi ve bu varlık alemini yaratan Yüce kudret bizden böyle olmamızı mı istiyor?

Yüce Rabbimizin bizlere ömür dahil, bahşettiği her şeyi O’nun istediği gibi mi yaşıyoruz?

En önemli nimet olan aklımızı iyi kullanabiliyor ve varlık sebebimizin ne olduğunu anlamaya çalışıyor muyuz?

Bir kendinden ve etrafından şikayetçinin niyaz ve naz içeren feryadını titreyerek hatırlarım hep.
Diyor ki;

Ya Rab, ne eksilirdi Derya-yı İzzetinden, ya aklım olmasaydı, ya dehre gelmeseydim.”

Öyle ya, aklımız var ama hep akılsızca işler yapıyor, mülkün asıl sahibine inat günah deryasında yüzüyoruz. Durum bu, hal ve vaziyet böyle iken, bu dar-ı dünyaya gelmeseydik ne eksik olacaktı ki?

Demek ki bu cirmimize ve bunca aczimize rağmen, O’nun emsalsiz ve sayısız nimetlerinin içinde yüzüyoruz ve hiç şükretmesini de bilemiyoruz.

Öyle ise neden bir an için olsun düşünüp kendimize çeki-düzen veremiyoruz ?

Yaratılışımızın bir hikmeti olmasa idi, kürtajcı bir doktorun çöplüğüne atılamaz mıydık?

Hatta annelerimizin rahiminde ölemez miydik?

Oraya bir damla bile olmayan mikroskobik bir nutfe olarak düşüp sonra da doğup büyüyüp her imkana sahip olduktan sonra ve Allah Tealanın bahşettiği nimetlerin hepsine kavuşup sanki her şeyi kendimiz yapmış ve haşa kendimiz yaratmış gibi davranacak çürük bir basiretsizlik içinde olabilir miydik?

Düşünelim bir an..
Biz bugünkü halimizden ibaret, alabildiğine layüs’el bir varlık olalım ve sorumsuzluk gibi son derece tehlikeli bir çamur çukurunda debelenelim,sonra da ebedi bir hayatın eşiğine ölüm gibi kaçınılmaz gerçeğin sürüklediği bir cüruf sıfatında atılıverelim..

Ya ondan sonrası?
Hesap-kitap yok mu?

Yüce Yaratan’ın bize Peygamber gibi çok önemli bir Elçisiyle yolladığı Kitaptaki vaadleri,teklifleri ve tehditleri ne yapacağız?

Hani tanımasak, görmesek,bilmesek ve bildirilmeseydi başka, bildiğimiz ve duyduğumuz, anladığımız ve idrak edebildiğimiz kadar açık ve çıplak gerçeklere rağmen acaba sorumsuzluk edinebilecek gücümüz var mı?

Zaman denen muhteşem kuşatma hareketini geri çevirme gücü ve imkanı var mı insan oğlunun?
Biliyoruz ki, hiçbir buluş, beşeri hiçbir icad, hiçbir güç zamanı durdurmak gibi bir imkana ve marifete sahip değildir.

Zaman ise asıl görevini icra edişte dahi O Yüce Kudretin emrine imtisalen akıp gidiyor. Bize ise hızla gelip geçen ömür içinde hayıflanmak kalıyor.

Dünya dönüyor, zaman akıp gidiyor, tüm yaratıkların tahsisli ve çok kısıtlı olan ömürleri tükeniyor.

İnsanoğlu kendisini ve etrafında gördüğü her şeyi sanki kendisi yapmış ve yaratmışçasına fütursuz,sorumsuz,akıl almaz bir kabalık içinde ömrünü tüketiyor.

Doğup büyüyor,evleniyor, çoluk-çocuk sahibi oluyor, çalışıp çabalıyor, bir şeyler kazanıyor, belki zengin de oluyor.

Bu sıradan serüven sırasında yaratılışındaki gerçek sebebi düşünmeden bir gün kuruyan ağaç gibi oluveriyor.

Dünyaya sığmayan bu aciz varlık bir gün kendisini bir metre toprağın altında buluveriyor.
Ama maalesef her şeyi kendi marifetiyle, murat ve arzusu ile yaptığını zannedecek kadar acz içinde olduğunu anlayacağı gün eyvah demesinin kendisine hiçbir fayda sağlamayacağını asla düşünemeyebiliyor.

Kur’an-ı Kerimde bu duruma düşmüş olanlara Cenab-ı Hakk ahrette nasıl muamele edeceğini açıkça ihtar ediyor:

Mealen;
Onlara her nimeti bahşettiğim halde,her şeyi kendisinin yaptığını zannediyor ve beni hep unutuyordu.Zenginliğine,her şeye sahip olmuş olmasına rağmen dünyada iken kendilerini sanki bir incir çekirdeğinin içinde gibi sıkıntıda hissederlerdi. Ya ahrette ! Onları ama (Kör) olarak haşredeceğim. Hadi bakalım, o hep kendi yaptığını ve yarattığını sandığın evladın, servetin, sıhhatin, şöhretin gelsin de seni kurtarsın bu durumdan!..”

İşte o günü düşünerek yaşayacağımız çok güzel günlerdeyiz.
Rabbimiz bizleri yine bahara kavuşturdu.

Etrafımıza gönül gözüyle bakmaya çalışır ve her gün biraz olsun tefekkür edersek, bizi yaratan Yüce Rabbimize ne büyük şükür ve ne büyük bir borç ve minnet içinde olduğumuzu anlarız.

Zira O, bizlere engin bir anlama imkanı ve fırsatı getirmektedir.

O nice önemli fırsatları ve her şeyi yaratan Yüce Rabbimizin en sevgili kulu ve biz aciz inananların Serveri Hazreti Muhammed Aleyhisselam’ın şefaatine güvenerek O’na ümmet olmanın şuuruyla “Kutlu Doğum Haftası” nın tüm insan alemine ve özellikle de per-perişan olmuş İslam alemine hayırlar getirmesini dua ve niyaz ederiz.




15 Nisan 2006

ÖLÜME DAİR


Yaşayan her canlı varlık kendisine tanınan vade dolduğunda, ölüm olayı ile yüz yüze geliyor.

İnsan, hayvan, bitki…
Bakıyoruz ki, belli bir vakitte hayata veda ediyor.

Kur’an-ı Kerim’in vaz’ettiği hüküm ise değişmez, aksi düşünülemez ve asla inkar edilemez.

Her nefis ölümü tadacaktır.

Ayet-i Kerimede “Her nefis ölecektir” buyurulmuyor.

Bu “tadacaktır” İlahi fermanı, çok geniş anlam ifade ediyor.

Eğer her nefis ölecektir buyurulmuş olsaydı,artık iş bitmiş olacaktı.

Ölüm, tadına bakılacak bir gerçeği ve gerçek olagelen müthiş olayı ifade ediyor.

Netice itibariyle,bol çeşitli bir yemek sofrasında önümüze gelen yemekleri yiyoruz.Sonra da getirilen tatlıdan bir parça alıyor,yani tadıyoruz.

Hayat ve hayat içinde ölümün yeri böyle “tadılacak “ bir tatlının yeri gibi..

Ama bize göre dünya hayatına ve birlikte yaşadıklarımıza bir son yolculuk için veda mahiyetinde olduğundan,tatlı değil de acı bir olay.

Tasavvuf’ta ölüm “Vuslat” olarak tanımlanıyor.

Yani bir büyük kavuşma..

“O,Allah’tan geldi,O’na dönüyor”

Ama sırf nefisleri ön plana alınca, insanoğlu için ölüm bir kayıp; birinin kaybı olarak algılanıyor.
Oysa, ölümle karşılaşan ve öldüğü ifade edilen insan yeni bir hayatın içine giriyor.

Hayat aslında devam ediyor.

Gerçekleşen sadece bir bedenin ruhundan ayrılışıdır.

Öldüğü sanılan insanın ruh ve cesetten ibaret bir varlık olduğunu inkar etmek mümkün değildir.
Ölümle birlikte, basit et-kas-kemik ve kanla bazı bedensel tuz ve sulardan ibaret bir yapı toprağa tevdi ediliyor.

Ceset toprakta çürümeye bırakılırken, ruh kabzediliyor.

İnsanı ve tüm canlı varlıklarla bütün mükevvenatı,gördüğümüz-görmediğimiz ve göremediğimiz tüm varlıkları yaratan Yüce Allah,” Ekmel-i Mahlukat” ve ”Eşref-i Mahlukat” olarak yarattığı insanı ruhu yaşamak üzere ortadan kaldırıyor.

Dünya hayatı çok kısa ve sadece ebedi hayat içinde oraya bir hazırlık niteliği taşıyor.

Her insan anasından doğuyor.Bedensel ve ruhsal büyüme ve gelişim evrelerinin ardından kendisine takdir edilen ömür bitince ait olduğu yere döndürülüyor.

Ölüm bu anlatımla insanın asla önüne geçemeyeceği, engelleyemeyeceği ve tehir edemeyeceği bir gerçek oluyor.

Ölmün nasıl gerçekleştiğini bilmek esasen imkansızdır. Can verenin bu köprüden nasıl geçtiğini kimseden duyabilmiş değiliz.

Şayet ölüp de tekrar dirilen bir insanoğlu görülebilseydi anlatabilir miydi?

Nasıl can verdiğini bize bildirebilir miydi?

Bu asla mümkün olmamıştır ve mümkün olmayacaktır.

Ama Kur’an-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerde ölüm ve ölümden sonrası hayatın nasıl olacağına dair Yüce Yaratan’ımızın bize fermanları olmuştur.Bu İlahi fermanlara inananlara iman edenler diyoruz.İman ise yaşayan insanın en önemli sermayesi ve varlığıdır.

İnançsız ve imansız bir insan aslında içi boş bir maket veya vitrin mankenine benzer.Tek farkı hareket edebiliyor olmasıdır.

İnananlara göre ise ölüm hayatın sadece bir parçasıdır.Ebedi hayat ile dünya hayatını birleştirip topladığımız zaman, mev’ud yani vaad edilmiş gerçek hayat oluşmaktadır ki, bu hayat ebedidir.
Ölüm hadisesini işte böyle değerlendirmek gerekiyor.

Yüce Peygamberimiz, “ En akıllı insan ölümü hiçbir zaman aklından çıkarmayan insandır” buyuruyor.
Ne muhteşem bir öğüt..

Bir Din Büyüğümüz ise, “ Hiçbir keşif, hiçbir buluş, hiçbir gayret ve hiçbir şey insanoğlunu ölüme yaklaşmaktan ala koyamaz”buyurmuştur.

Her anımız ölüm denen gerçeğe bir lahza daha yaklaşmakla geçiyor.
Öyleyse:
1-Önce bize emanet olan sağlığımızın kıymetini bilelim.

2-İnsanlarla iyi geçinelim ve insanların kalplerini kırarak en büyük günahı işlemeyelim.

3-İnsanların maddi haklarına tecavüz etmeyelim.Haddi aşmayalım ve boynumuza borç takıp
gitmeyelim.Zira kul hakkı ancak hak sahibinin helal etmesiyle üzerimizden düşer,borç olmaktan çıkar.

4-Bir gün öleceğimizi hesaba katarak bakmakla yükümlü olduğumuz yakınlarımıza helâlinden ve yetecek kadar dünyalık bırakmaya çalışalım.

5- Bütün bunlardan daha önemlisi; Allah Teala’ya olan borçlarımızı, üzerimize farz kılınan ibadetlerimizi ifaya çalışalım.Zaten bunu başardığımız zaman diğerleri sırasıyla hallolmuş olacaktır.

Unutmayalım; Bir gün şöyle ya da böyle ölümle yüzyüze geleceğiz. O zaman bizi ne paralarımız ve servetimiz ne de çok sevdiğimiz yakınlarımız, çoluk çocuğumuz, karı ya da kocalarımız kurtarabilir.

Dünya sevgisini kalbine yerleştirmiş olanın kalbine Allah sevgisi girmez.
Allah sevgisi yerleşmiş olan kalplere ise başka bir sevgi asla giremez.

Ölmeden ölmek ve ölümün manasını gönlüne ve kalbine yerleştirebilmiş olmak insanın ebedi hayatına hazırlık babında yapabileceği en önemli iştir.

Gaflet denilen devasız dertten uzaklaşmak için, ölümle aramızdan ayrılan insanları düşünüp bir gün aynı akıbete düçar olacağımızı unutmamak en değerli alışkanlıklarımızdan olmalıdır.

BİR PAPAZI VURDULAR


Trabzon’da bir papazı vurmuşlar.
Vay benim mazlum ülkemin başına gelenler..

Ağca’yı henüz Mercedes’ten indirip tekrar hapishane’ye yolladığımız şu sıralar gördünüz mü başımıza gelenleri?

Şimdi ne diyecekler bize?

Her sene bu güzel memleketin birkaç imam ya da müezzin ya da Müftüsünün başına bir olay gelse, kimsenin kılı kıpırdamaz.
Ama bir papaz vurulunca hemen Danimarka’nın gerzek başbakanı ile yaşanan karikatür krizine bağlantı kuruldu.
Oysa,Danimarka’da ya da başka bir ülkede bu olayları bilerek tezgahlayan provokatörlerle Beyrut’ta bu ülkenin elçiliğini yaktıran provokatörler ve Trabzon’daki cinayeti tezgahlayan provokatörler hep aynı merkezden yönetilmektedir.
Nereden biliyoruz?
Çünkü bu olaylar böyle organize edilmiş ve ard arda seri bir biçimde gerçekleştirilmiştir.
Peki kim yaptırdı bunları?
Niçin hiç olmayacak çılgınlıklar sırf İslam düşmanlığı diye prim yapıyor?
Bundan yararlanacak olan kimlerdir?
Hangi ülke ya da süper güç?
Bu provokasyonların asıl amacı nedir?
Birileri böyle yapınca neticesi bize nasıl yansıyor?
Neden hep benim güzel memleketimin başı ağrıyor?
Papaz efendilerden biri ölünce benim aslan medya organlarım işi herkesten önce dini nedenlerle işlenmiş bir cinayet gibi takdim etmede manşet yarışına giriyorlar.
Hani başka bir zaman böyle davransalar yeridir.
Tam dananın kuyruğu koptuğunda manşet yarışına giriyorlar.
Elbette ki olayın nedeni araştırılacaktır.
Suçlular yakalanırsa muhakeme edilip gerekli ceza verilecektir.
Tabii ki hakikat su yüzüne çıkacak,ancak yakalanıp hapse tıkılacak olan katil cazasını çekip adam gibi yaşamak üzere salıverilince, Ağca’nın akibeti gibi bir durumla karşılaşacak..
Cezasını çekmiş olarak bu olayın katili dahi olmasa sokakta dolaşamayacak.
Çünkü bizde basın özgürlüğü var efendim!.
Her gün baskı üstüne baskı kurarak Türkiye’yi ve Cumhuriyetimizin eserlerini,varlığını,her şeyini vurulan bir papaz için mahvedeceklerdir!..
Bu aşağılık işlere tevessül ve tenezzül ederken bir halt işlediklerini sananlara yazıklar olsun.
Evet bir provokasyon mu yoksa sadece intikam için işlenmiş bir cinayet mi bunu zaman gösterecek.
Şimdilik bilinen şey:
16-17 yaşlarında bir çocuk papaz efendiyi vurup kaçmış.
Ucu nereye dayanacaksa planlanmış ve bu cinayet öyle işletilmiştir.
Tekrar yazıyorum: Değil bir imam bir müftü öldürülse, kimsenin kılı kıpırdamaz.
Ama burası Türkiye.
Bu ülkeyi düşmanlarına karşı rezil etme adına ne varsa yapılıyor.
İşi değişik şekillerde saptırmanın ve bize mal etmenin çarelerini arayanlara söylenecek çok söz var.
Ama varak-ı bi vefayı kim okur kim dinler?
Yazıklar olsun bile bile oyuna gelenlere..
Bu işin hikayesi uzadıkça biz de düşündüklerimizi yazarız.Papaz efendi’nin toprağı bol olsun.

DUYGU YAZISI

Bir delikanlı düşününüz, dört çocuklu bir ailenin en büyük evladı.

Yaşı 22 ve emsalleri askerliğini yapmış, işini gücünü önüne katmış, evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış, kendi dünyasında mutlu mesut yaşıyor.

Ama bu delikanlı; çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle belden aşağısı tutmayan, oturduğu yerden kalkamayan, zaruri ihtiyaçlarını bile evdekilerin yardımı ile gideren, yani yürüyemeyen, özürlü haliyle yaşamaya mecbur ve mahkum, tam anlamıyla acınacak durumda…

Bu delikanlının asıl acınacak durumu ise şu:
Delikanlının anne babası işsiz.
Kendisinden küçük kardeşlerinden ikisi ilköğretim öğrencisi.
Birisi delikanlı bir kızcağız, evde ve işsiz. Anne de sağlıklı değil. Yıllardan beri altına saksı tuttuğu, banyosunu elleriyle yaptırdığı özürlü evladının çektikleri O’nun zayıf bünyesinde akla gelmeyecek türlü türlü yaralar, dertler meydana getirmiş.

Baba da hasta ve çalışamayacak kadar mecalsiz. Allah’tan yıkık dökük bir evceğizleri var, kira vermiyorlar. Konu-komşunun, birkaç hamiyetli insanın yardımı ile geçinmeye çalışıyorlar.

Özürlü delikanlı birkaç güçlü ve sağlıklı insanın yardımı olmaksızın yerinden alınıp şu güzel günlerde kapı önüne yani güneşe çıkarılamıyor, temiz hava alabilmesi sağlanamıyor.

Bir tekerlekli sandalyeye ihtiyacı var.
Ama kim alacak?
O’na bu basitçe imkanı kim sağlayacak?
Bir tekerlekli sandalye sahibi olmaktan ibaret hayalini gerçekleştiremeyen ve için için ağlayan bu yağız delikanlıyı düşünebiliyor musunuz?
Delikanlının tek hayali haline gelmiş bu basit ihtiyacını karşılayamamış olmasının O’nun özürlü bedeni üzerindeki tahribatını hesaplayabiliyor musunuz?

Zavallı tertemiz yüreğinde ne fırtınalar tufanlar cereyan ettiğini düşünebiliyor musunuz?

Düşünebiliyor musunuz ki, emsallerinin içtiği aylık sigara parası kadar imkanı olsa, ailesi kendisine bir tekerlekli sandalye alacak.

Ama yok, yok, yok..

Şimdi bu delikanlı gibi binlerce evladımız olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Ne devletin,ne toplumun ve ne de kendi ailesinin en zaruri ihtiyacı olan bir tekerlekli sandalyeyi alıp altına veremediği binlerce evladımızı!..

Onlar aslında bizlere Allah’ın emaneti değil mi?

Altlarında son model yabancı marka otomobillerle sabahtan akşama yollarda fing atan çocuklarımız ne kadar kıymetli ise bu yavrularımız da o kadar kıymetli değil mi?

Biz onları da düşünmek zorunda değil miyiz?
Fert olarak, toplum olarak, devlet olarak bu yavrularımıza hiçbir borcumuz yok mu?

Onları görüp yüreğimiz hiç sızlamıyor mu?
Duyarsız, alakasız, hatta vicdansız mıyız?
Hayır!
Bizlerin bu olumsuz sıfatlarla anılmamız ve görülmemiz, layık olmadığımız bir durumdur.

Bizler şöyle ya da böyle sağ ve sağlam, en azından eli ayağı tutan insanlarımızın, aile yakınlarımızın, komşularımızın hep böyle olmasını temenni ederken; hayatımızı, işimizi-gücümüzü hep bu minval üzere gelişen bir düzende tutmaya ve geliştirmeye çalışırken; ne olur, etrafımızda yaşayan ve çok zor şartlar altında hayatını idame ettirmeye çalışan insanlarımızı da düşünelim.

Elimizi vicdanımıza, onların yerine kendimizi koyarak ne yapabiliyor isek yapalım.

“TÜRKLER VE KÜRTLER”


Sizler ne düşünüyorsunuz bilmem ama ben yazının başlığına aldığım bu “Türkler ve Kürtler” ifadesini duyunca son derece rahatsız oluyorum.

Hatta “ Kürt vatandaşlarımız “ sözlerinden de son derece rahatsız oluyorum. Hatta hatta “Kürtler “ sözünden de..

İş bu noktaya getirildikten sonra da bir Türk vatandaşı olarak kendi kendime kızıyorum.
Hatta kendimi hiç affetmiyorum.

Demek ki yıllardan beri koynumda yılan beslemişim gibi bir hisse kapılıyorum.

Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyenlerle bu ülkenin birlik ve bütünlüğünden asla taviz vermeyeceğini bidiğim Doğulu kardeşlerimize karşı bölücü eşkıyanın istediğini elde ettiğini
zannedenlere hak veriri gibi olduğum için kızıyor, üzülüyor, hatta kendi kendime kahrediyorum.
Resmi beyanlarda bile “Kürtler, Kürtler ve Türkler, kürt vatandaşlarımız” gibi ifadelere rastladığımda ise çileden çıkıyorum.

Çünkü aziz milletimizin öz be öz evledı olan bu vatandaşlarımızı, kardeşlerimizi etnik bir kalıba sokma anlamı taşıyan bu özellikli ifadeler ancak ve sadece o bölücü eşkıyaya yarıyor.

Zira onlar milletimizi etnik ayrıma tabi tutmanın işlerine yaradığını çok iyi biliyorlar.

Biz ise oyuna geliyoruz.

Eşkıyanın işini kolaylaştırıyoruz. Halbuki, Doğulu yurttaşlarımız bu ülkenin haysiyetli, şerefli, ülkesine bağlı, dinine sadık vatandaşlarıdırlar ve bu hususiyetleri göz önüne alındığında da hiçbir surette bizlerden farklı değildirler.

Öyleyse lütfen ayrımcılığı çağrıştıran ifadelerden şiddetle kaçınalım.

Böyle devam ederse, etnisitenin başına bela olduğu ülkeleri hatırlayalım ve daha dün gibi geçmiş olayları düşünelim.

Türkiye asla Yugoslavya değildir ve olamaz..

Türkiye’de bazılarının ileri sürdüğü ve korktuğu gibi, ne bölünme ve parçalanma söz konusu olabilecektir, ne de bu ülkenin sosyal yapısı buna elverecektir.

Şunun için:
1- Türkiye’nin bütün vilayetlerinde ve hatta ilçe ve kasabaları ile köylerinde “ Kürt “ diye ayırmaya çalıştıkları vatandaşlarımız yaşamaktadır.

2- Türkiye’de ayrı gösterilmeye çalışılan Doğulu vatandaşlarımız ile diğer vatandaşlarımız asırlardır kız alıp vermişler ve bir büyük aile olmuşlardır.

3- Tarih boyunca böyle bir ayrımcılık sözkonusu olmamıştır.Sadece mekan belirtmek için Osmanlı Devleti zamanında “ Vilayet-i etrak “ tabiri kullanılmış, asla kürt-türk veya türk-çerkes veyahutta türk laz veya bir başka unsur ile Türk milleti ayrıca telaffuz ve tasnif edilmemiştir.
Özetle; bu güzel ülkede asırlardır birlikte aynı kaderi paylaştığımız vatandaşlarımızı bizden ayrı bir milletmiş gibi göstermek isteyenlere artık asla fırsat vermememiz gerekmektedir.

GELELİM İRTİCA KONUSUNA

İrtica konusunda da bu memleketin elit takımının çok büyük bir hata içinde olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Hatta ülkemizin bölücü terörün azdığı şu günlerde ne kadar sıkıntı içinde olduğunu görmez gibi durup durup irtica edebiyatı yapanların aklına şaşmak lazımdır.

Bu ülkede birileri hep kendisini bir matah zannederek irtica edebiyatı yapar.

İrticanın devlet kadrolarına sızdığını veya sızmaya çalıştığını iddia eder. Hatta bu milletin tercihen işbaşına getirdiği iktidarları bu konuda suçlayarak dipsiz,tabansız, evhamlı ve hayali öcülerle ortalığı bulandırmaya çalışırlar.

Yıllardır laiklik elden gitmektedir.

Yıllardan beri irtica edebiyatı yapılmaktadır.

Yıllardan beri mürteciler devlet kadrolarına sızmaktadır.

Ama nedense bu birilerinin mürteci ilan ettiklerinin sadece ve sadece “Müslüman” kimliğinin ön planda olmasından başka bir kabahatları (!) da yoktur.

Ama maalesef bu memlekette İnananlara ve Müslümanlığı ile tanınanlara düşman olan ve kendi dini olması gereken İslami inanç manzumesine düşmanlıktan başka özelliği olmayan bir avuç yaygaracı ile uğraşıp durmaktayız.

Sanki bu millet onlar gibi olmaya mecburdur.

Onlar devlette,bürokraside,adalet mekanizmasında saltanatlarına dokunulsun istemezler.

Onlara kalsa bu memlekette “ Müslümanım “demek bile suç sayılmalıdır.

Onlara kalsa bu ülkenin insanları hep kendileri için çalışan “ Maraba “ olmalıdır.

Onlar ise bu Devleti kuran Aziz Atatürk’ü bile kimseye vermeyip, yer yer ve zaman zaman O’nu da istismar etmelidir ve kendilerinden başka kimse Atatürkçü bile olmamalıdır.

Hadi ordan!..
Hadi ordan!..
Bu Aziz Millet sizden artık nefret ediyor da farkında bile değilsiniz!..

METİN ERGÜÇ’ÜN ARDINDAN

Rahmetli Alparslan Türkeş’in yanında ve sanki O’nun sağ kolu gibi, O’nun öz kardeşi gibi, hatta en büyük oğluymuş gibi gece gündüz gezen ve hizmet eden, hürmet eden ve asla bu asil sadakatini rahmetli Başbuğ’un vefatına kadar elden bırakmayan biri vardı.

Pala bıyıklarıyla,bembeyaz saçlarıyla ve tertemiz modern giyim-kuşamıyla Ülkücü camianın METİN ERGÜÇ Ağabeyi idi bu asil Şahsiyet..

1980 Askeri darbesinden sonra Milliyetçi camianın kendisini derleyip toparlamasında, ülkücülerin siyaset sahnesinde hakkı olan yeri yeniden teşkilatlı olarak almasında maddi-manevi hiçbir fedakarlığı esirgemeyen adeta “EN ÖNEMLİ İSİMSİZ KAHRAMAN” idi.

Metin Ergüç Ağabeyimizin vefalı kızı Melis Hanımefendi’nin geçtiğimiz Pazar günü rahmetlinin cep telefonundan bizi arayıp verdiği acı haberle sarsıldık..

Metin Ağabey 22 Mart günü Cenab-ı Hakkın rahmetine kavuşmuş.
Çok muhterem Metin Ağabeyimizin aziz hatırası önünde saygıyla eğilirken, O’na Allah Teala’dan rahmet ve mağfiret niyaz ediyoruz.

Bir an hafızamızı 1980’li yılların ilk yarısına taşıyor ve Metin Ağabey’in yiğitçe, yılmadan bıkmadan ve usanmadan Ülkücü camiaya verdiği maddi- manevi desteği hatırlıyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden olduğu ve rahmetli Türkeş’in bütün sıkıntılarını paylaştığı,bu sıkıntıların maddi olanlarını neredeyse tek başına ortadan kaldırmaya kendisini mecbur sayacak kadar samimi davrandığı halde,Metin Ağabey’e bugünkü MHP’nin ve ülkücü camianın hak ettiği vefayı ise göstermediği biliniyordu.

Hele de MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin dahi Metin Ergüç’ün sofralarına oturmuş birisi olarak O’nun vefatı sebebiyle çocuklarına bir başsağlığı mesajı yollamadığı,bir ilan bile vermedikleri telefonda ağlayan sevgili kızı Melis’in sitemlerinden öğrendiğimiz çok acı bir gerçek olmuştur.

Oysa Metin Ağabeyimiz, rahmetli Türkeş’in 1980 sonrası hapisten çıktığı ilk günlerden itibaren hiç yanından ayrılmamış, Başbuğ’un yanına kimsenin yaklaşamadığı ve adeta korktuğu dönemlerde O’nun yanından hiç ayrılmamış, işini-gücünü bırakıp Başbuğ’u arabasına alıp onbinlerce kilometre yol katederek Türkiye’nin her köşesine götürüp ülkücü hareketi, MÇP’den MHP’ye dönüştürüp yeniden Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olacak duruma getirmişlerdi.
Ama Ülkücü kadrolarda olmaması gereken vefasızlık, Metin ağabeyimiz ve bir çok ülkücü önder için, Başbuğ sonrası MHP Yöneticilerinde çok fazla örneklerle görülmüştür.
Oysa böyle bir vefasızlığa siyasette ideal sahibi kitle hareketlerinin hiç mi hiç tahammülü yoktur.
Başbuğ sonrası MHP kadroları uzunca süre iktidarda da kalmışlardır.Bu iktidar süresi içinde MHP’ye kan vermiş can vermiş,ülkücü hareketin budanmak istendiği yıllarda rahmetli Başbuğ’un etrafında kenetlenmiş bir avuç kahraman vardı ki, Metin Ağabey bu ülkücü kadroların tüm maddi ihtiyaçlarını karşılıyor, Başbuğ Türkeş’in her ihtiyacına ve teşkilatın her ihtiyacına şahsen yetişiyordu.

Hiçbir siyasi ihtirası, Parti içinde ise hiçbir beklentisi yoktu bu kahraman insanların..
Başbuğ Alparslan Türkeş’in yargılandığı yıllarda Bolu dağında kendisi ile birlikte savunmasını kaleme alan bir avuç Ülkücü önderin arasında Metin Ergüç vardı.

Selim Kaptanoğlu,Erdoğan Baysal,Hüseyin Tanrıkulu, Akkan Suver ve Prof.Dr. Mustafa Kafalı,Rasim Ekşi ve bir avuç ülkücü o yıllarda Başbuğ’u hiç yalnız bırakmayan dostlarıydı.
Başbuğ’un İstanbul Yakacık’taki evinde 1983 yılında başlatılan yeniden toparlanma ve teşkilatlanma çalışmaları çok hızlı ve kesintisiz bir biçimde devam ederken, Metin Ergüç Ağabeyimiz yine bu hareketin tüm mali külfetini çeken kişi olmuştu.
Adeta Ülkücü hareketin babası gibiydi.

Metin Ergüç Ağabey Rahmetli Başbuğ’a sadakatte hiç kusur işlemedi.O’nu İstanbul Levent’teki Villasında ağırlardı. Evinin her köşesinde ülkücülerin el ve ayak izleriyle hatıraları vardı.
Sofrası hiç kapanmayan gani gönüllü bir Alp Eren’di.

Kendi nefsi için hiçbir şey beklemezdi.Siyasi ihtirası sadece Türk Milliyetçiliğinin yücelmesi içindi.

Şimdi O’nu unutanlar ve çocuklarına başsağlığı dilemeyenler acaba başkalarından aynı şeyi bekleyebilirler mi?

Bunu MHP Genelbaşkanı Sayın Devlet Bahçeli ile Partinin önde gelenlerine hatırlatmayı Metin Ağabey’e saygının gereği ve bir vicdan borcu olarak bildik.
Gerisini onlar düşünsün.

Metin Ağabey ömründe en hayırlı iş olarak Milliyetçi camiaya verdiği desteği, yanında vatana ödenmiş borçlarının belgesi olarak ahirete götürmüştür.

Metin Ergüç Ağabeyimize Allah’tan rahmet,sevenlerine ve ailesine,evlatlarına başsağlığı ve sabır niyaz ediyoruz.


8 Nisan 2006

ÇEVRE MESELELERİ ÜZERİNE (2)

İnsanoğlu gelişen hayat şartları, imkanlar, üretim-tüketim dengelerindeki hızlı değişim sebebiyle içinde yaşadığı çevreyi de ister istemez olumlu olduğu kadar olumsuz yönde etkiliyor.

Hatta yaşadığımız çevre dışında da değişimlere sebep oluyor. Düşününüz, dünya atmosferinin bir uydu mezarlığı veya çöplüğü haline getirildiği ifade ediliyor.

Önce kullanıyor, sonra atıyor, kirletiyor, daha sonra da bu kirliliği ortadan kaldırmanın çarelerini arıyoruz.

Çevre konularında Türkiye’nin ne durumda olduğunu anlatmak ve örnekleriyle ortaya koymak için fazlaca gayret sarf etmeye gerek yoktur.

Gelişme, sanayileşme ve refah artışıyla birlikte çevre sorunlarının da artarak ve çeşitlenerek önümüze geldiğini kolayca görebiliyoruz.

Sanayileşme olgusuyla birlikte önümüze yığılan devasa çevre sorununun ne şekilde çözüme kavuşturulabileceğini bile yeni yeni düşünmeye başlamış bulunuyoruz.

Henüz çevre kanunu’nu müzakere edecek olan TBMM’de yeterli çoğunluğun çalışma yapamadığı bir yapıdan söz edilirken işimizin hayli zor olduğunu kabul etmek zorundayız.

Allah Çevre Bakanı’na kolaylıklar versin diyerek, Avrupa Birliği’nde durumun ne olduğuna bir göz atalım.

Avrupa Birliği başta katı atık bertarafı olmak üzere bir çok çevre meselesini olabildiği kadar halletmiş sayılıyor.

Avrupa Birliği ülkeleri, üretilen katı atıkların ayrıştırılıp dönüşümünü sağlama, katı atıklardan enerji üretme ve ekonomiye kazandırılmasını sağlama konusunda hayli mesafe almış bulunuyor.
Ama bütün bu gelişmelere rağmen, katı atıkların sadece yüzde 35’i yeniden kazanılıyor.

Yüzde 65-70 kadarı modern bertaraf tesislerinde uygun görülen yerlere depolanıyor.
Yani gömülüyor. Gömülüyor ama, belli bir zaman sonra katı atık depolama sahalarında oluşan metan gazlarını topluyor ve bunu enerjiye dönüştürüyorlar.

Keza, katı atıkların kompost ünitelerinde gübreye dönüştürülmesi sağlanıyor ve tarımda kullanılıyor. Ayrıca katı atıkların ayrıştırılma işleminden sonra yakılarak enerjiye dönüştürüldüğü biliniyor.

Bu işlemden elde edilen toz,tuz ve cüruf da ya yol yapımında veya başka alanlarda kullanılıyor. Ama netice itibariyle bu katı atıkların binde 4 gibi önemli bir kısmı yine yok edilemiyor. Bu atık artıkları ise bir şekilde uygun görülen yerlerde depolanıyor ve bertaraf ediliyor.

Bugün Avrupa Birliği üyesi ülkelerin tamamında 30 Milyon ton katı atığın düzenli bir şekilde bertaraf edildiği, geri kalanının bu ülkelerin çözüm aramaya devam ettiği başlıca meselelerden birisi olmaya devam ettiği biliniyor.

Halen Avrupa’daki katı atık bertaraf sistemlerinde 1.5 Milyon dolayında insana iş ve istihdam imkanı sağlanmış bulunuyor.

Federal Almanya bu konuda başarılı çalışmalar yapmış ülkelerden birisi olmasına rağmen, liderlik Hollanda’nın. Zira Hollanda “ Atık yönetimini” çıkardığı yasalarla en iyi şekilde uygulayan ülke sayılıyor. Hollanda, özellikle Sanayici üretim kesiminin elini yasalarla taşın altına koyabilmiştir.Başta evsel atıkların yerinde,yani evde ayrıştırılarak toplanmasını sağlamıştır.

Sanayi atıkları konusunda, plastik sanayicileri, tekstil sektörü işyerleri, metal sanayicileri, kimya sanayicileri, kağıt sanayicileri, sanayi telleri ile plastik kaplamalı tel üreticileri, otomotiv sanayicileri, akla gelebilecek tüm sanayi tesisleri, katı ve sıvı tüm atıklar konusunda devlet ve yerel yönetimlerle önemli bir mali yükü paylaşmak zorunda bırakılmışlardır.

Türkiye’de yasal zorunluluk olmasına rağmen, adı “Organize Sanayi Bölgesi” olan üretim plantlarında halen arıtma tesisi kurulmamış olması bu konuda nasıl geri bir durumda olduğumuzu göstermektedir. Örneklerden birisi de Afyonkarahisar Organize Sanayi Bölgesidir.


AB MÜKTESEBATI VE TÜRKİYE

Avrupa ülkelerinin bir çoğunda çevre sorunları tam anlamıyla çözüme kavuşturulabilmiş de değildir.

Birlik üyesi ülkelerin bazıları Avrupa Birliği’nden beklediği yardımı da görememiştir. Mesela Çek Cumhuriyeti’nde çevre projeleri çok iyi olmadığı için, bu ülke Avrupa Birliği’nden yardım alamamıştır.
Avrupa Komisyonu’nun “ Çevre Genel Müdürlüğü, Genişleme ve Komşu ülkeler Daire Başkanlığı” adı altında bir dairesi bulunmaktadır.

AB’ye üyelik konusunda en erken başvuran ülkelerin başında gelen Türkiye’nin Birliğe üyelik sürecinde mutabık kalması gereken ve bu yıl müzakereleri başlayacak olan en önemli konu çevre konusudur ve bu konuda 80 direktif bulunmaktadır.

AB’ye tam üye olunabilmesi için ulusal mevzuatın çevre konularında da AB’nin öngördüğü müktesebata uygun olması gerekiyor. Dolayısıyla da, çevre bu süreçte Türkiye için önemli ve zorlu müzakere konularından birisi olmaktadır.

AB’nin çevre konusundaki 80 ayrı direktifinin ulusal mevzuata aktarılması sağlanacaktır. Bu çerçevede; hava kalitesi, atık yönetim mevzuatı, katı atık meselesi, su çerçeve direktifi, su kalitesi gibi konuların öncelikle ele alınacağı bilinmektedir.

Çevre müktesebatına uyumun Türkiye’ye maliyeti 70 Milyon 569 bin Euro olacaktır. Bu açıdan çevre ile ilgili projelerin hazırlanması çok önemli. Çünkü doğru ve iyi projeler hazırlanması halinde Avrupa fonlarından yardım alınabilmektedir.

Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Türkiye’nin bir çok ilinde ve Afyonkarahisar’da kurulmasını sağlamaya çalıştığı ve proje bedelinin yüzde 45’lik bir bölümünü hibe olarak sağladığı, geri kalan kısmı için ise İller Bankası ile anlaşarak kredi temin etmeye başladığı “ Katı Atık Bertaraf Tesisleri” , AB müktesebatına çevre konularında uyumu sağlayacak çok önemli bir çalışma olmaktadır.

Özellikle tarihi ve tabii çevrenin korunması hususunda çok değerli çalışmalara imza atan Afyonkarahisar Valisi Sayın Muzaffer Dilek ile bir Mühendis olan Belediye Başkanı ve “ Afyonkarahisar İli Çevre Hizmetleri Birliği Başkanı” Sayın Abdullah Kaptan’ın Avrupa Birliği’ne üyelik müzakereleri sürecinde tatmin edici bir faaliyet ve gayret için el ve gönül birliği içinde olmaları ve yaşanabilir bir çevre oluşturma yolunda, dayanışma içinde hizmet üretmeye çalışmaları, anılmaya değer bir durumdur.

Afyonkarahisar, katı ve sıvı atıkların düzenli bertarafı için kurulacak tesisleri öngörülecek süreden daha evvel devreye sokabilecek performansa sahip görünmektedir. Bu da hem ilimiz ve hem de ülkemiz adına sevinilecek bir husustur.


30 Nisan 2006

ÇEVRE MESELELERİ ÜZERİNE (1)

Şöyle oturup elimizi şakağımıza koyarak bir düşünürsek, hem kendimiz ve hem de içinde yaşadığımız toplum adına ne kadar lüzumsuz ve ne kadar faydasız işlerle uğraştığımızı anlarız.

Oysa kendi hayatımız, aile yakınlarımız, komşularımız, toplum ve içinde yaşadığımız şehir, havasını teneffüs ettiğimiz ülke, vatandaşı olduğumuz devlet bizden çok şeyler bekliyor.

Bugünlerde kamuoyunu meşgul eden ve bizce çok faydalı neticeler doğurduğuna inandığımız bir konuyu; zehirli varilleri ve ÇEVRE MESELELERİNİ irdelemek istiyoruz.

Bilindiği gibi, İzmit çevresinde bir kimyasal ürün fabrikasının zehirli atıklarını rast gele boş bulduğu alanlara gömdüğü ortaya çıktı.

Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Osman Pepe bunu önemli bir fırsat bilerek, hem Meclis’in “Çevre kanunu” nu hemen ele almasını sağladı ve hem de kamuoyunu çevre meselelerini çok yönlü olarak gündemine alabileceği çok önemli bir mesele olarak
hatırlattı, toplum gündemine bu önemli konuyu tüm yönleriyle oturttu..

Öncelikle Sayın Çevre ve Orman Bakanımızı tebrik etmek lazımdır. Zira Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolunda ülkemizin önünde en çetin imtihan olarak “ Çevre konusu” müzakereye açılacaktır. Yani şu sıralar ıvır-zıvır işlere kafa yormak yerine Türkiye’nin bu konuda gireceği sınavı başarıyla vermesi için herkesin elinden geleni yapması gerekiyor.

Diyeceksiniz ki, “ Biz ne yapalım?” haklısınız. Bizler çevre bilinci toplumsal bilinç halinde gelişmemiş bir millet haline gelmiş veya getirilmişsek, doğrusu bu bilinci oluşturana kadar yapabileceğimiz pek bir şey yok sayılır. Ama doğru olan bu değildir. Bizlere içinde yaşadığımız çevrenin meselelerini düşünmek gibi bir yönlendirmeyi şimdiye kadar kimse yapmamış ise, tek tek fert olarak sorumluluklarımızı da yok sayma imkanımız var mıdır?

Elbette içinde yaşadığımız ortamı tüm yönleriyle tahrip etmek, tabiatı bozmak, ormanları yeşil alanları,tarihi ve kültürel değerleri hoyratça ortadan kaldırmak, bozmak ve çevreyi alabildiğine kirletmek bir hayat tarzı haline gelmiş ve bizlere kimse “ dur” dememişse, elbette sorumluluğumuzu düşünmek gibi bir kaygımız, böyle bir melekemiz veya alışkanlığımız da söz konusu olamıyor.

Ama bu halin böyle devam etmesine müsaade edilemeyeceğini yeni yeni anlamaya başlamış bulunmamız bile bir kazanç sayılabilir.

Biz kendi ülkemizde çevreyi koruyamıyor, alabildiğine tahrip ediyoruz ama, ülkemiz dışında bu seyyareyi bizimle paylaşan başka toplumların ve organizmaların buna rızası olmadığını da yeni yeni öğrenmeye başlıyoruz. Nitekim, Avrupa Birliği Türkiye’nin çevre konusunda böylesine duyarsız olmasına rıza gösteremeyeceğini, bu haliyle ülkemizin Birliğe tam üyelik hedefine ulaşamayacağını bildiriyor.

Bunun için de Türkiye’deki çevre yatırımlarına ve çevre projelerine maddi destek sağlıyor. Hem de bu destek azımsanacak gibi değil.

Son zamanlarda çevre olgusunun toplum gündeminde lüzumu kadar yer almasının sebebi de budur.

Devlet artık meseleye dair tehlikeleri görmek gibi bir hassasiyet göstermeye başladı.

Türkiye bir çöp yığınına döndükten sonra da olsa konuyu gündeme alıp çok yönlü çalışma başlatmak sevinilecek bir gelişmedir. İşte Çevre ve Orman Bakanı ve Bakanlık kadrolarını bu açıdan tebrik etmek gerekiyor.

Diyeceksiniz ki “ Bakanlık ne yapıyor ki tebrik ediyorsunuz?”

Anlatalım;
İlk defa olarak, illerimiz ve bağlı tüm ilçelerle beldelerde hummalı bir çalışma başlatıldı. Bu çalışma Bakanlığın öngördüğü ve desteklediği yeni bir planlı çalışma halinde devam ediyor.

Vilayet merkezlerine 70 kilometre uzaklıkta bulunan tüm yerleşim birimlerinin katı atıkları artık rast gele doğaya atılamayacak. Yani vahşi depolama denilen sistemsizliğe ve tam adıyla vahşiliğe son verilecek.

Bunun için İl Özel İdareleri’nin de ortak olduğu “ Çevre Hizmetleri Birlikleri “ kuruluyor. Bu birlikler tespit edilen katı atık bertaraf tesisleri kurulacak olan yeterli büyüklükte sahalar buluyor ve buralarda tesis kurmak için proje hazırlattırıyor. Çalışma rastgele yapılmıyor, hem devletin ve bakanlıkların kontrol ve denetimi ile oluyor ve hem de yerel yönetimlerin yoğun bir çalışmasıyla gerçekleşiyor.

Konuyla ilgili olarak Afyonkarahisar’da da çok hızlı bir çalışma temposu gözleniyor.

Türkiye’de bu birliklerin kurulması için hazırlanması öngörülen tüzük, Afyonkarahisar Valisi Sayın Muzaffer Dilek’in bizzat hazırladığı ve Bakanlıkça ve Hükümetçe onaylanan ve yürürlükte olan örnek bir tüzük olmuştur.


Afyonkarahisar’ın Akcin Köyü Tavşan Uçurağı mevkiinde kurulması kararlaştırılan ve 6.5 Trilyon Liraya mal olacak olan tesiste toplam 82 Belediyenin katı atıkları, yani çöpleri düzenli bir şekilde bertaraf edilecek. Etap bay etap kurulacak olan bu tesis, Afyonkarahisar ile civarında kaçınılmaz olan bir çevre felaketinin önünü kesecek. Ayrıca bu tesiste yapılacak çalışma ile katı atıklar olabildiğince ayrıştırılacak ve milli ekonomiye kazandırılmış olacaktır.

Afyonkarahisar Çevre Hizmetleri Birliği Başkanı Belediye Başkanı Sayın Abdullah Kaptan’dır. Belediye Başkanı Kaptan ve bu işle ilgili Danışmanı ile Birliğe atanan teknik personel konu hakkında deneyimlerini, bilgilerini Vilayet ve bağlı İl Çevre ve Orman Müdürlüğü yetkilileriyle paylaşmakta, beraberce Türkiye’ye örnek ve öncü olacak bir çalışma yapmaktadırlar.

Burada zikretmeden geçmek olmazdı. Mesela: Adana, Eskişehir, Bursa, Diyarbakır gibi illerimiz başta olmak üzere bir çok ilimizde konu askıdadır. Kimse bu konuda aktif bir çalışma başlatabilmiş değildir. Oysa her gün binlerce ton çöpü götürüp vahşi depolama alanında yanmaya terk ediyorlar.

İllerimizin İnternet sitelerine girerek bu korkunç gerçeği görebilirsiniz. Ne yazık ki, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı da olan Adana Belediye Başkanımız Sayın Aytaç Durak da medyada başarılı gösterilen Eskişehir’imizin Sayın Belediye Başkanı Sayın Prof.Dr. Yılmaz Büyükerşen de Sağlıklı Kentler Birliği Başkanlığını kimseye kaptırmak istemeyen Bursa Belediye Başkanı Sayın Hikmet Şahin de hala bu meseleyi büyük önemine rağmen gündemlerine alabilmiş değillerdir. Türkiye’de Ankara başta olmak üzere bir çok vilayetimizin böylesi bilinçsizlik ve alakasızlık sebebiyle birer çevre felaketine sürüklendiği de bilinmektedir.
Sağlıklı bir çevre ancak yerinde ve zamanında, geç kalınmadan yapılacak planlı ve programlı bir çalışma ile yeniden kazanılabilir.

Tüm dünyanın, Avrupa kıtasında yer alan ülkelerin ve diğer memleketlerin bugün en önemli sorunu haline gelen çevre felaketlerinin önüne geçmek bir zorunluluktur. Bu işi yapacak olan ise elbette öncelikle mahalli yönetimlerdir. Sorumluluk sahibi ise tüm insanlardır.

Önemine binaen yarın bu konuda ayrıca bir yazı yazacağız. Bakalım Üyesi olmayı düşündüğümüz Avrupa Birliği ülkeleri nerede, biz neredeyiz..

İKİLİKLER HİKAYESİ YA DA AYNI FİLİMLER


Türkiye’de yıllardan beri iki ayrı görüş çarpışıp duruyor.

Türkiye düşmanları da bu halimize kıs kıs gülüyor.

Tabi bu arada biz birbirimizle uğraşırken, dünün açlıktan kırılan ülkeleri Avrupa Topluluğu’na giriyor. Tabir yerinde ise köşeyi dönüp tepemize çıkıyor.
İşin kötüsü çarpışan bu iki ayrı görüş bugün nasıl tarif edilebilir bunu da izah etmekte güçlük çekiyoruz.

Eskiden sağcı-solcu çatışmasıydı. Bir ara komünist-Milliyetçi çatışmasına dönüştü. Daha sonra şartlar değişti, arada sırada askerler duruma müdahale ettiler, bunun adı gerici-ilerici çatışması oldu. Daha sonra efendim, bu görüşler kendi içinde çatışmaya giriştiler.

Komünist dedikleri, Maocu Stalinci-Leninci gibi fraksiyon isimleriyle anıldı. Onlar da çatışıp durdular.

Sağcı dediklerimiz,Milliyetçi kanat şemsiyesi altında katagorize edildi. Sağcılar da Milliyetçiliği kendi fraksiyonları içinde anlayıp anlamlandırmaya başladı.
Bir kanat Şeriatçı diye adlandırıldı. Bir başka kanat Yeniden Milli Mücadeleci diye tanıtıldı, bir diğeri önce yeşil komünistler, daha sonra da siyasal anlamda yaptığı atılımlarla nihayet Milli görüşçü diye adlandırıldı..

Komünistler içi kıpkırmızı olsa da dışından “Sosyalist” veya daha sonra da “Sosyal demokrat” adı altında varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.

Türkiye bu tehlikeli bölünme ve parçalanma vaziyetiyle zaaf içine düştü. Demokrasi hep edebiyatı yapılan şey olarak kaldı toplumun gündeminde.

Türkiye’nin bu kısır döngüler içinde sürünmesi ve sürekli kan kaybetmesi,zamanı ve imkanlarını boşa harcaması her sahada geri kalmasına yol açtı.

Bu kısır çekişmeler siyaset kanalıyla eğitim kurumlarına yansıdı. İlkokuldan Üniversitelerin son sınıfına kadar vıcık vıcık ideoloji kirine saplandık. Kendi imkanlarımızı seferber ederek yetiştirdiğimiz çocuklarımızın kafaları karışık birer vatandaş olduğunu gördük.

Adalet mekanizmasından devletin Askeri kurumlarına kadar her yere ideolojik virüsler sokmaya başlandı.

Devletin ve rejimin vazgeçilmez umdeleri vardı. Bunları, laiklik başta olmak üzere istismar ede geldik ve kendi kafamıza göre yorumladık.

Atatürkçülüğü bile keyfimize göre ele aldık.

Bir kesim Kemalizm diye bir ideoloji icad etti.
Bir kesim Atatürk düşmanlığını kendisine sermaye yaptı.

Yani bu devleti kuran ve modern Türkiye Cumhuriyeti’ni bizlere emanet eden bu tarihe malolmuş Büyük vatan evladını bile bir kesim sadece kendine ait kabul edip, kendi gibi düşünmeyenleri “Atatürk düşmanı” ilan etti. Öbür taraftakilerden bir kısım sivriler de bunu fırsat belleyip açıktan “ Madem öyle Atatürkçü değilim var mı diyeceğiniz” gibi saçma bir inatlaşmaya girdi..

Gelelim bugüne..
Bir Üniversite Rektörü hakkında bazı sebeplerle Adli koğuşturma başlıyor.
Rektör tutuklanıyor.Vay sen misin bunu yapan; Cumhuriyet Savcıları neredeyse çarmıha gerilecek..
Bunun için YÖK gibi bir Kurum bütün üyelerini,Rektörleri Türkiye’nin her yanından Van’a topluyor,gövde gösterisi ve Adalete baskı denebilecek eylemlere sokuyor. Bunun adına ilericilik deniyor.Oysa Hukukun ırzına geçilmeye çalışılıyor.Sade vatandaş olarak bizler de oturup kara kara düşünüyor,olup-biteni yanlış yorumluyoruz.

Mehmet Ali Ağca denen mücrim ve zavallı kişi hapisten çıkarılıyor. Abdi İpekçi’nin kızı çıkıp gazetelere demeç veriyor ve Ağca için “ Milli Katil” ifadesini kullanıyor.

Sanki Milli sporcu demiş gibi kabul ediliyor. Ardından tarihe geçecek bir hesaplama daha yapılıyor ve Ağca yeniden hapse atılıyor.

Son günlerde olup bitenleri,Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok değerli bir Generali için ileri sürülenleri hep ideolojik veya en azından siyasi malzeme yapmaya çalışanlar da yine eskiden tanıdığımız siyaset cambazları..

Hükümet silahlı kuvvetlerle karşı karşıya getirilmek isteniyor.

Gayet tehlikeli ve bu ülkeye asla yararı olmayacak bir biçimde.

Muhalefet Lideri ise bu olup bitenleri “ Askere karşı sivil darbe girişimi” olarak nitelendiriyor.
Bu çok tehlikeli tahrik ve Türkiye gündemini ve hükümeti böyle boş şeylerle meşgul etmeyi ülkeye yararlı olacak bir muhalefet biçimi gibi gösterme artık sıradan vatandaşın bile yutmadığı bir hile iken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değerli komutanları bu çirkin oyunu bilmiyorlar mı?
Elbette herkes her şeyi biliyor ve çok iyi değerlendiriyor.

Ama tüm bu anlatmaya çalıştıklarımızın altında Türkiye’nin asıl talihsizliğini görmek gerekiyor.O da şudur ki; Geçtiğimiz genel seçimlerde Türk Milleti “Çirkin Politikacılara” ve ülkeye kan kaybettirenlere dersini verdi. Ama arada kalan çapaklar hala dişlileri aşındırıyor, memleketin önünü kesmeye çalışıyor. Olay bundan ibarettir.

Ama Milletimizin sağduyusu ve bugün bizi yönetenlerin sivili ile askeri ile el ve gönül birliği içinde olması bütün sıkıntılarımızı bertaraf etmeye yetecektir.

Kendi ikbali ve siyasi hırsı için bu memleketi tehlikeli kulvarlara çekmeye çalışan ve habire tahrikçilik yapanların hesabı da görülecektir. Hele biraz sabırlı olalım.

TOPLUMSAL ÇÜRÜME !..

Şöyle 24 saatlik hayatımızın nasıl geçtiğine bir yabancı gözüyle bakalım.

Ne yapıyoruz, nasıl çalışıyoruz, nasıl kazanıyoruz, nasıl harcıyoruz, nasıl yiyip içiyoruz, nasıl giyiniyoruz, nasıl okuyoruz ve okutuyoruz, hasılı nasıl yaşıyoruz?

Daha önemlisi; hayatımızla nasıl bir örnek sergiliyoruz?

Bizi görenler acaba hakkımızda ne düşünüyor?

Tüm bunlardan daha önemli soru ise, nasıl bir toplum fotoğrafı veriyoruz?

Sağlıklı bir insan mıyız?

Hayatımız sağlıklı bir seyir gösteriyor mu?

En önemli meşgalemiz nedir?

Sosyal ve siyasi ilişkilerimiz, kültürel değerlere alakamız, ahlaki konulara yaklaşımımız, aile ve toplum ilişkilerinde konumumuz nasıl?

Hayati değerlerimizi tanıma, anlama, algılama ve sosyal insan olma konusunda düşüncemiz, tavrımız ve eylemimiz nasıl?

Bizleri hangi cereyan, hangi etkin eylem, hangi eğitim ve öğretim kurumu, hangi sosyal ve kültürel çevre etkiliyor?

Bu hususları hiç düşünüyor muyuz?

Neden vıcık vıcık cıvıtılmış bir cemiyet haline geldik?

Bizi kimler nasıl bu hale getirdi?

Genç-yaşlı tüm insanlarımızın ahlak dışılığı bile tartışılamaz olan konularda umursamazlık ve duyarsızlık içinde olmaları nasıl izah edilebilir?

Halimiz malum.
Neyi nasıl anlatsak ki?

Tüm bu vahim durumun oluşumunu nasıl ve hangi etkenlere bağlı olarak izah edeceğiz?

Kimi ve kimleri suçlayacağız?

Kendimizdeki kabahatleri kimin sırtına yükleyeceğiz?

Hali perişanımızın vebalini ve sorumluluğunu hangi insanlara, hangi kurumlara ve hangi hadise ve gelişmelere bağlayacağız?

Söyler misiniz lütfen fert olarak bizim, bizlerin hiç mi hiç sorumluluğu yok?

Allah aşkına söyler misiniz; kabahatin hepsi her gün para verip aldığımız ve birinci sayfasında bugün hangi aşuftenin çırılçıplak resmi var diye ağzımızın suyunu akıtarak sadece bakmakla yetindiğimiz renkli gazetelerde mi?

Yoksa dünya yansa bir yana, her ana haber bülteninde; Allahın zemheri ayında bile, gelecek yazın mayo defilelerini evinize taşıyan televizyonlarda mı?

O başına oturup, tüm aile boyu toplumsal ahlakın sınırlarını zorlayan, saçma sapan magazin haberleri ile pornoya bir kala çevrilmiş ahlak bozucu filmleri, tehlikeli propaganda yüklü programları hazırlayıp önümüze koyan ve dünyada hiçbir örneğine rastlayamayacağınız televizyon yayınlarında mı kabahat?

Söyler misiniz lütfen; kadının haya duygusunu ortadan kaldırmayı hedefleyen, sokağa saldıkları göbeği avret yerine kadar açık zenneleri hoş görüp, başını örteni öcü göstermeye çalışan ve toplumu bunalımdan bunalıma sürükleyen, insanımızın edepli kıyafetine bile tahammül gösteremeyen ve kendini demokrat, ilerici ve modern insan, kendi dışında herkesi gerici, mürteci sayan ama cemiyette hep prim yapmaya devam eden politika soytarılarında mı kabahat?

Söyler misiniz lütfen; derince bir düşünüp bu sorulara cevap bulmaya çalışır mısınız?

Biz bu hale nasıl geldik?

Sorumlu kim?

Biz miyiz, yoksa bizi sürü yerine koyma hamakatını gösteren insan sıfatındaki mahluklar mı?
Yoksa, yoksa; asıl sorumlu biz miyiz?

Bu toplumsal çürümenin faturasını kime ödetelim?

Medeniyetler çatışmasına dair…

Medeniyet dedikleri ...

Dilimize pelesenk ettiğimiz medeniyetlerin çatışma ve buluşma söylemlerini biraz irdelemek daha doğrusu medeniyet denilen olguya bir göz atmakta faydalar olduğunu düşünüyorum.

Önce kelime anlamı ile medeniyet ne demektir bir bakalım.

Medeniyet Arapça bir kelime olup Medine kelimesinden gelmektedir. Medine ise hepimizin bildiği Medine şehri.

İslâm’ı ilk kabul eden şehir olması , Peygamberimizin bu şehre yerleşmesi ve kuran ayetlerinin burada inmiş olması bu şehri farklı kılar. Burada inen kuran ayetlerine de Medeni denmiştir.
Arapça’da kelime anlamı ise bizim dilimize de yerleştiği gibidir. Şehirlilik, iyi ve rahat yaşama,hayattan tam faydalanma anlamına gelen Medeni kelimesinin medeniyete dönüşen şekli İngilizce’de “Civilization” olmaktadır .

Bu kelimenin sözlük anlamı batı dillerinde de şehre uyum,şehirleşme , şehirli gibi olma, incelik , zarafet ve tüm insanlara gerekli bir hayat şeklinin ifadesidir.

Medeniyetin tüm insanlara gerekli olan nezaket çerçevesi içinde, uyumlu , rahat ve zarif birliktelikler kurarak yaşaması nedendir bilinmez birdenbire “çatışma” kelimesi ile beraber anılmaya başlandı.

Çatışmanın kelime anlamını yazmama gerek yok. Görüldüğü gibi biri birlerine tam zıt kelimelerin yan yana gelmesi ve “Medeniyetler çatışması” adı altında yazılar yayınlanıp tüm dünyada dillendirilir olmasının altında ne yatmaktadır ?

Medeniyeti geniş anlamı ile görmek gerekirse tüm dünya halklarının ortak mirasları olan, dil, din, gelenek, örf , adet ve birikimlerini kullanıp çeşitli kurumsal yapılar oluşturmaları, kuralları , kanunları, bilim ve teknolojiyi kullanarak yaşadıkları bölgeyi şekillendirmeleri, bu birikimlerle ileri adımlar atmaları, çevre ülkelerle iletişime ve etkileşime geçerek yeni üretimler yapıp yaşamlarını daha iyi ve güzele götürmelerini görmemiz mümkün.

Hal böyle olunca uzlaşma ve çatışma niye yan yana gelir ? Buna verilecek cevabı yine tarihe göz atmakla bulabilmemiz mümkün.

Geçmişten geleceğe süren din çatışmasının, daha doğrusu kendi inandığına diğerlerini de inandırma arzusu ve “tek olma” düşüncesi meselenin altında hep yatmaktaydı ve bu günde halâ aynı “teklik” düşüncesinin gündeme gelmesinin özetidir medeniyetler çatışması.

Bu düşünce değil midir yüzyıllara yayılarak dünyayı nice kanlı savaşlara şahit eden ?

Ama ne olursa olsun ve ne kadar yıkıcı, yok edici savaşlar yaşanırsa yaşansın insanlar her zaman farklı kültürlere, kendilerine bir önceki nesillerden kalan tarihsel mirasa sahip ve her zaman birbirlerinden farklı olacaklardır.

Bu fark her zaman devam edeceğinden ister adına globalleşme densin , isterse dünya küçüldü diyerek çeşitli birleştirme tezgahları adı altında bölücülük hayalleri kurulursa kurulsun insanları tümden değiştirmek ve tek tipleştirmek mümkün olmayacaktır.

Geçtiğimiz yüzyılda ortaya atılan ve içinde bulunduğumuz 21.yüzyılda insanların kafalarına çeşitli yollarla sokulmak istenen medeniyetler çatışması tezinde insanların bu farklılıklarının olumsuz taraflarına değinilmiş ama bu farklılıkların korunarak değerler üzerinden tüm dünya halklarını geniş bir ortak paydada birleştirmenin istendiğinde mümkün olabileceğine hiç yer verilmemiştir.
Zira amaç farklıdır. Saklanılan ve farklılıklara saygılıyız söylemleri ile örtülmeye çalışılan aslında yine o bildik “teklik”tir.
Esasen çatışma tezlerinin içinde medeniyet yoktur. Dini alet ederek insanları İslâm ve İslâm karşıtları olarak bölmeye çalışmanın ve bunun adına da medeniyetler çatışması demenin gerçek nedeni hakimiyet ve paylaşım esasına dayanmaktadır. Haçlı seferlerinin asıl sebebi de esasen buydu.

Oysa düşünüldüğünde hiçbir medeniyet kendi sınırları içinde kalarak , dış dünya ile ilişkisini kesemez . Diğer toplumlardan ve kendilerinden önce yaşam süren toplumlardan etkilenmeden saf bir halde de kalamaz.

Örneğin Batı medeniyetinin temellerinde İslâm medeniyeti , Osmanlı’nın imparatorluk temelinde Bizans , İslâm medeniyetinin içinde Roma medeniyeti vardır. Temel harçlarda antik Yunan medeniyetini buluruz. Hepsi birbiri ile iç içe geçmiş bu medeniyetlerin içinde Mısır medeniyetini de Sümerleri de görürüz.

Birbirinden etkilenerek bu günlere kadar gelen medeniyetler, içindeki benzerlikleri ve farklılıkları ile dantel gibi işlenmiş vitray misali ışıldarlar. Dinler farklı gibi gözükseler de pek çok ortak noktada buluşulması tesadüfi değildir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Ancak medeniyetlerin birbirinden etkilenerek ve beslenerek eriştiği bu zenginliğine “teklik” gözlüğü ile bakılmadığında, kutsal dinlerin birbirini temel alarak varlığını sürdürmesi dahi insanlığın esas olarak ortak temeller üzerinde yükseldiğini anlatır bize.

Kendi medeniyetlerinin toplumlara kazandırdığı zenginlikler, kimlik ve kültürel farklılıklardan da beslenerek hızlı bir şekilde “insanlık medeniyeti”ni geliştirmektedir.Bu “insanlık medeniyeti” ise bir ortak değerler sistemi oluşturma yolunda hızla ilerlemektedir.

Huntington efendi ve onun görüşlerine yataklık eden borazancı başıları küresel bölücülük adına dünyaya ne derlerse desinler tüm medeniyetlerin temel taşlarını oluşturan güzellikler , ortak insani duygular, olaylara bakış açısındaki derinlikler, insanlara ve dünyaya yapılan sömürü ve haksızlıklara karşı duruşlar bu insanlık medeniyetinin temellerini gitgide sağlamlaştırmaktadır. Teklik gözlükleriyle bakanları kör edecek hızla da ilerlemektedir.

Varsın birileri medeniyetle çatışmayı yan yana koyarak insanlara yeni bir vizyon sunmaya ,kendi kafalarında yarattıkları tek tip ile insanları ve coğrafyaları değiştirmeye çalışmaya ve bölücülük sevdasına devam ededursunlar.

Kazanan “çatışmayan insanlık medeniyeti ” olacaktır.

İNSANLIK BU MU ?


Zaman zaman düşünmeden edemiyoruz.

Acaba günümüz insanları etrafında olup bitenlere daha ne kadar seyirci kalacaklar diye.

Herkeste bir bencillik, herkeste bir neme lazımcılık, herkeste bir umursamazlık..
Hatta herkeste bir ayrı hesap..

Bir avuçluk kıytırık Danimarka’da bile güç yetirilmez bir tafra.

Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden,güzeli çirkinden,hayırlıyı hayırsızdan,faydalıyı zararlıdan,acıyı tatlıdan ayırt edemiyorlar bir türlü..

Hal böyle olunca da bu olumsuz sıfatları taşıyanlar hakkında insanın değişik şeyler düşünmesi de kaçınılmaz oluyor.

Oysa insanın yaratılışındaki mükemmeliyeti gördüğümüz çarpıklıklarla izah etmek imkansızdır.
Çünkü insan ile diğer canlılar arasındaki en önemli farkı akıl nimetine sahip olmasıyla izah edebiliriz.

İnsan aklı sayesinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, hayırlıyı hayırsızdan, faydalıyı zararlıdan, acıyı tatlıdan ayırt edebilir.

Peki bunu yapamayan varlığa “Sen insan mısın” diye sormazlar mı?

Ülkemizde olup bitenleri biraz bu açıdan değerlendirmek ve çok sade bir tespit ve değerlendirme kıstası olan bu yalın hakikatten çıkarılacak dersi birilerine sopa atarak öğretmek lazım.
Bunun başka çıkar yolu yok.

Aksi halde eline ateşi alan sokağa çıkacak,önüne gelen ne varsa yakacak ve biz de Kopenhag ya da Brüksel radyolarından “insan hakları” masalı dinleyerek mışıl mışıl uyuyacağız.
Başımız ağrıyacak, hep şifa olur diye demokrasi hapları yutacağız ve afyon yutmuş gibi ortalıklarda çaresiz dolaşacağız..

Halbuki insan muamelesi insana yapılır.

İnsan sandığımız mahluklara layık oldukları şekilde davranmayı beceremediğimiz takdirde başımıza gelmeyecek bela yoktur.
Fazlaca yoruma hacet de yoktur.

Türkiye’yi bölmek ve parçalamak isteyenlere, niyetlerinin serbesti arenası olarak gördükleri yurt köşelerinde bu memleketin sadık vatandaşları şimdilik layık oldukları cevabı vakur duruşu ile vermektedir.

Halkımız çaresiz değildir, ama sabırlıdır.

Unutulmamalıdır ki, sabır da insanlara mahsus en önemli vasıftır.

Doğu ve Güneydoğu’da vatansever halkımıza bir avuç beyni yıkanmış zorbanın ettiği zulmü, sadece Yunanlılar ülkemizi işgal ettiklerinde yapmışlardı.

Evlerimizi,işyerlerimizi yakmış-yıkmışlardı.

Ama insanlıkla asla alakası olmayanlar, Türkiye’de olup bitenleri; arenada gladyatör seyreden çılgın gavurlar gibi, ya da Roma’yı ateşe verip elinde şarap kadehi büyük bir zevkle seyreden Neron gibi bitenleri seyrediyor ve zevk alıyorlar.

Bölücü uşakları ise zannediyor ki, Türk Milletine rağmen bu meş’um ve çirkin emellerine onların el altından verdiği destekle muvaffak olabilecekler!

İşte insan olmadıkları bu aptallıklarından,bu enayiliklerinden bellidir.

Ne bölücü eşkıya ne de onların destekleyicileri,bu olaylarla sadece insan olmadıklarını göstermişlerdir.

Evet bunlar insan değildir.
Bunlar olsa olsa Hayvan-ı natıktır!
Yani konuşan hayvandır..



15.Nisan.2006

SİYASET MESLEĞİ VE TABANSIZLIK

Türkiye siyasetinde bir “ Lider Sultası “ edebiyatı uzun yıllar gündemi işgal etti.
Bu söylemleri gündemde tutanlara sorarsanız; bazı parti başkanları koltuğunu yeterince dolduramıyor. İktidar partilerinin ve muhalefet partilerinin Genel başkanları “ Lider değil “ sıradan beceriksiz birer parti başkanıdır..

Belki bazılarına bakarak bu fikri doğru sayabiliriz.

Türkiye’de eskilerin kaht-ı rical dedikleri bu halin varlığı kabul edilirse bir şeyler yapmak lazımdır.
Ne yapılmalıdır?
Bir araya gelip bu işi halletmek gerekir.
Neye rağmen bu işleri halledeceğiz?

Bir yandan güçlü olmadığını, bu sebeple görevini tam olarak yapmadığını öne sürdüğümüz Genel başkanları alaşağı edelim,sonra da yenilerini bulup başa geçirelim.
Ama bunu yapmak için, Partilerde bir Lider Sultası’ndan bahsedelim ve kendimize yer açalım...Değilse muvaffak olunamaz.
Ya “ Bu adam eskidi “deyip yenisini deneyelim, ya da eskisine iftira edip alaşağı edelim!..
***
Tam bir dengesizlik, düşünce zaafiyeti ve mantık fukaralığı ile Türkiye gibi herşeyin çok zor oluştuğu, insan yönetiminin fevkalade netameli olduğu bir memlekette gerçekten de çok zor yetişen siyasi liderleri dışlamaya yönelik hevesleri bir talihsizlik bile saymamak gerekiyor.
Gerekiyor ; çünkü bu heveslerin altı ne kadar boştur ve bu heveslere Türk siyaseti ne kadar kapalıdır, bunu anlamayanların aslında siyasi arenada esamisinin okunması dahi büyük bir talihsizliktir.

Maalesef, Türkiye’de hiç kimse önce kendisini bir güzel tartamıyor.
Hiç kimse, “ Ben kimdim,ne idim, ne oldum ve ne olacağım” diye düşünemiyor.
Oysa Türkiye’de fiili siyasetin içinde bulunmayan ve bu hakkı çeşitli yöntemlerle engellenmeye çalışılan bir Lider varsa, bu Lider, kendi siyasi teşkilatının başında olsa,bazıları “ Lider Sultası” ndan, Lider’in “ölümünü beklemekten “ Lider’e olan sadakat karşısında kendi cesametinin cüceliğini fark edip fitnecilik anlamına gelen tavırlar sergilemekte bu denli pervasız olabilirler miydi?

O Liderler ve tabanları elbette çok güçlüdür, ama sultacı değildirler.
Otoriteyi ve liyakati sulta sayarsanız, edep sınırlarını aşabildiğiniz kadar bir zamanlar edepsizliğini dile getirmekten her an ve her zaman geri durmadığınız soytarı medyasının oyuncağı olursunuz .

Gelelim Türkiye’de siyaset adamı olmanın ve Lider olabilmenin şartlarına..
Türkiye’de feraset fukaralarının lider olduğuna hiç kimse şahit olmamıştır.
Yine Türkiye’de hiç bir siyasi hareket kendi liderini dışlayarak bir yere varamamıştır.
Türkiye’de her lider önce kendi tabanını hazırlamış, sonra siyasi rotasını ve hedefini ortaya koymuş, kitleleri arkasına almış ve bileğinin hakkıyla lider olmuştur.

Liderlerin himmetiyle adam olma yoluna girmiş, ama yolunu bırakıp lideri takibeden kitlelerin kendi ardında kalanlarını “ bunlar benim yolumda” diye avuntu ve kuruntu içinde kendi liderliğinde kitleler olarak kabul edenlerin asla lider olamadıkları ve olamayacakları hep görülegelmiştir.

Yani “Tabansız” Lider olmaz..Bir siyasi hareketin içinden on kadar lider hiç olmaz.

“Tabansız” sözü bizim halkımız arasında “ Korkak” anlamına da kullanılır.

İçinde bulunduğu siyasi harekette bu hareketin kadroları tarafından kendilerine tayin edilen yeri görmezlikten gelmek ise aslında tam bir siyasi nezaketsizlik örneğidir ki; nezaketi olmayanın lider olması da muhaldir...

Hem bir siyasi hareketin içinde size tayin edilen yerde duracak ve “ Aman ne olur ne olmaz” diye habire kıvırttırma beyanlarda bulunacaksınız, hem de durmadan bu siyasi hareketin liderlik kadrolarının altını oymaya çalışacaksınız..Yağma yok öyle!..

Hiç kimse kendi siyasi hareketini, davasını ve siyasi teşkilatını yolda bulmadı..
Tabansızlık ikinci manasıyla daha enteresan bir ifade..
Onu da bazılarına zaman gösterecek..

BİZ TÜRKLER VE ONLAR


İskandinav eşekliği başlıklı yazımı okuyan dostlarımız, Avrupa’nın kuzeyinde yer alan bu bölgede yani İskandinavya’da hiç mi iyi insan yok diye düşünebilir.

Olmaz olur mu..

Hemen hemen her toplumda iyiler de vardır kötüler de..

Ama bir toplumun geneline bakmak lazımdır.

Eski İsveç Krallarından meşhur Demirbaş Şarl vardı. Bu kral bir tarihler Ruslardan kaçıp Osmanlılara sığınmıştı.

Bakınız Türkler hakkında yani bizim hakkımızda neler söylemiş:
"Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş... Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı”

Adam bizi ne kadar iyi tanıyabilmiş değil mi?

Türkleri iyi ve doğru tanıyabilmeleri için illa esir mi düşmeleri gerekiyor?

Ya da bizim el üstünde tuttuğumuz çaresiz esirlerin hakkımızda ne düşündüklerini araştırıp kayda almamız mı gerekiyor.?
Biz neysek O’yuz..

Ayrıca onlar bize iyi dedikleri için mi iyi sayacağız kendimizi?

Ya da biz onların içinden iyileri seçip, “ Bakınız haksızlık yapmayalım, İskandinavların içinde iyiler de var.” Diye onları temize çıkarmaya mı çalışacağız?

Sakın sadece birkaç İskandinavya’lının hakkımızda iyi şeyler söylediğini sanmayın.

Bakınız bugün hala bize tepeden bakmayı aptalca sürdüren bir kısım Avrupa toplumlarının önde gelenleri bizim için neler söylemiştir:

“İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler"
Napoleon Bonaparte - Fransız İmparatoru

Biz Türkler hakkında söylenmiş binlerce söz ve onbinlerce değerlendirme vardır. Haydi bunlardan birkaç örnek daha verelim:
"Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz."
William Martin

Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa'nın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı.
Çarnayev(Rus Komutan)

Türk'ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk'ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez.
Decamps (fransız ressam)

Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.
William Pitt (İngiliz Devlet Adamı)

Türk, Heredot'tan, Tevrat'tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur.
Sadelik içinde görkemi, sükunet içinde ihtişamı, tahakküm kabul etmeyen bir
yüreklilik, alabildiğine geniş bir fetih aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür.
(Ünlü Tarihçi) Hammer

Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler.
Albert Sorel

Türkler kahramadırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.
Comenius (Çek Bilgini)

"Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları! Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar."
M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan)

Türkler muhakkak ki Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millettir. Kayzerling

Toplumsal düzenin Türkler arasında kurmuş olduğu ilişkilerin hepsinde temiz yüreklilik ve iyi niyet hakimdir. Vatandaşların birbirlerine karşı borçlu oldukları işlemleri yapma ve yerine getirmeleri için başka ülkelerde olduğu gibi senetleşmeye yani yazılı belgeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların övülmeye değer hallerinden biri de verdikleri söze genellikle sadık kalmaları ve karşılarındakini aldatmaktan, güveni suistimal etmekten çekinmeleridir.
Monradgea D'ohsson

Bu meşhur söz ve tesbitlere ekleyeceğimiz bir şey yok.
Günümüz olumsuzluklarından dolayı olsa olsa itirazımız olabilir değil mi?
Sadece üzüntü verici itiraz ve tesbitler..