31 Aralık 2009 Perşembe

Kürtler Ne İstiyor ?

Yazının başlığını iki ayrı soru haline getirmek daha doğrudur.

Şöyle ki;

1-Ülkemizde doğmuş, büyümüş, anarşi , terör ve bölücülük hareketlerine bulaşmayarak yaşamakta olan Kürt kökenli vatandaşlarımız ne istiyor?

2- Kürtleri temsil ettiği iddiasında olan bir avuç ağa zade, haramzade, siyaset cambazı beyinsiz Kürt politikacısı, toprak ağaları, feodal beyler, eşkıya artığı gözü dönmüş PKK sempatizanları ne istiyor?

Bu iki sorunun cevabı birbirinden tamamen ayrıdır.
Ama özneleri itibariyle ya da aktörlükleri, rolleri itibariyle soruları birleştirip "Kürtler ne istiyor?" diye tek soru halinde değerlendirmek de mümkün olabilir.
Doğru olan bu ayrımı yaptıktan sonra düşünmektir.

Ülkemizin her köşesinde Kürt kökenli vatandaşlarımız yaşamaktadır. Bunlar diğer etnik kökenlerden gelen vatandaşlarımızla iç içe huzur ve güven içinde hayatlarını sürdürmektedir. Hiç kimse onlara Kürt oldukları için kötü muamele yapmamaktadır. Kız alıp vermişlerdir. Günlük hayatlarında çoğu Kürtçe değil, Türkçe konuşmaktadırlar.
Serbestçe politikaya girebilmekte,siyasi kadrolarda ve mevkilerde yer alabilmekte, Bakan, Başbakan, Cumhurbaşkanı bile olabilmektedirler.
Onlara kimse "Neden Kürtçe konuşuyorsun?" da demiyor.

Ülkemizdeki çoğu vilayet ya da ilçelerimizde yaşayan Kürt asıllı vatandaşlarımızın her işi yapabildiği, her mesleği seçebildiği, ülkemizde yaşayan diğer vatandaşlarımız gibi her türlü hak ve hürriyete sahip oldukları ve etnik mensubiyetleri açısından herhangi bir sıkıntı içinde olmadıkları bilinen ve inkarı mümkün olmayan bir gerçektir.

Örnek vermek gerekirse ülkemizin en büyük şehri olan İstanbul'da bir milyondan fazla Kürt vatandaşımız yaşamaktadır.

Burada doğup, büyüyen ve yaşamakta olan bu vatandaşlarımız ile diğer etnik kökene sahip vatandaşlarımız arasında bir fark ve ayrım sebebi sayılacak herhangi bir durum söz konusu değildir.

İstanbul'un en merkezi yerlerinde iş tutmuşlardır. Mal-mülk ve servet sahibi olmuşlardır. Çoluk çocukları tahsil yapmış, itibarlı işlere girmişlerdir. İstanbul'da yaşayan bu Kürt kökenli vatandaşlarımız, bugün ülkemizi huzursuz eden Kürt eşkıyalıklarını asla tasvip etmemişlerdir.

Bu sebepledir ki artık bölücü ve yıkıcı eşkıya örgütü PKK'nın kuklası haline gelmiş bulunan ve bağımsız seçildikten sonra DTP isimli Kürt siyasi örgütünün çatısı altında bir araya gelen kimi politika ağalarını da bu ülkenin aklı başında Kürt vatandaşları asla desteklememiş ve tasvip etmemişlerdir. Son seçimlerin neticesi de bunu göstermiştir.Bu parti asla bir "Türkiye partisi" olmayı istememiş ve her hareketini İmralı'daki eşkıya başına endekslemiştir.

Bu gayet net ve açık bir gerçektir.

Şimdi kaçınılmaz hukuki bir sonuç doğmuş, devletin en yüksek hukuk kurumu olan Anayasa Mahkemesi beklenen bir kararla DTP'yi de kapatmıştır.

Bebek katili eşkıya başını lider kabul eden ve O'nun Stalinist bölücü siyaset anlayışının ipoteği altına girmiş bulunan DTP'nin kapatılmasında geç bile kalınmıştır.

Durum böyle iken son zamanlarda çeşitli bahaneler ileri sürerek ve hükümetin "açılım politikası" adı altında ortaya koyduğu aslında demokratik açılım olarak ifade edilen bir dizi yeni çalışmayı kendilerine önemli bir engel kabul ederek çoluk çocuktan ibaret kitleleri ellerine taş-sopa ve molotof kokteyli verip sokağa dökenler bu sonuca razı olmak zorundadırlar.

DTP'nin siyasi yasaklı haline gelen Genelbaşkanı Ahmet Türk ve yanındakliler hala demokrasiden bahsediyorlar. Hala siyasi çalışmalarına devam edeceklerini bildiriyorlar. Yani yasaklı olmayı takmıyorlar.

Herhalde Devletin kanunlarına karşı gelmeyi marifet, bölücülüğü ve memlekette bir terör aygıtı gibi tahrik edilen ve kullanılan çocuklarla dağdaki katil eşkıyaları savunmayı da demokrasinin icabı sanıyorlar.

Bu siyaset ağalarına, feodal varlık ve hükümranlığını sürdürmekten başka derdi olmayan ve bunun için bilinçsiz kitleleri sokaklara döken çirkin politikacılara ne Devlet ve ne de Doğu ve Güneydoğu'nun şuurlu halkı artık itibar etmemelidir.

Bunların Türkiye Cumhuriyeti devletine ve milletimize artık daha fazla tahammül edilmesi mümkün olmayan zararlar verdiklerini biliyoruz.
İmralı'dan yönetildiği artık tüm delileriyle ortada bulunan bu bölücülük hareketinin neye mal olursa olsun sona erdirilmesi gerekiyor.
İmralı'daki eşkıya başının adinin adisi bir mücrim olduğu ve ölüm cezasından bağışlanmış ve müebbet hapse hüküm giymiş, cezasını çekmekte olan birisi olduğu biliniyor. Öyleyse neden durmadan dışarıya talimat yağdırmasına izin veriliyor?
Yoksa O'nun böyle bir irtibatı ve rolü sürdürmesinde Devletimizin bekası adına fayda uman birileri mi var?

Devlet bu konuda daha fazla tavizkar davranamaz. Eğer bu gidişat devam eder ve tedbir alınmaz ise açılım maçılım hikaye olmaktan öte gitmez.

Öncelikle İmralı'nın sesi kısılmalıdır, kesilmelidir. Ellerinde cetvel, bebek katilinin tıkıldığı cezaevinin kaç santimetrekare olduğunu ölçen ve bunu da bir marifetmiş gibi kamuoyuna açıklayan siyaset cücelerini de susturmak gerekiyor. Bu da Devlet Yetkililerinin işidir.
Bugünlerde Demokrasiyle izahı mümkün olmayan bir yıkıcı kalkışma hareketi tüm ülkeyi ve bütün vatandaşlarımızı artık en kötü şekilde rahatsız etmeye başlamıştır.
Bu ülkenin polisine , askerine saldırılmakta, acımasızca katledilmektedir.
Halkın işyerleri yakılıp yıkılmakta, tahrip edilmektedir.
Ne zaman nerede, ne yapacağı bilinmeyen eşkıya güruhu çoluk çocuğu kullanmakta, halkı canından bezdirmektedir.
"Artık bıktık, ne olacaksa olsun da bu beladan kurtulalım" diye homurdanan bir toplum oluşturulmaktadır.
Devlet bunun önüne geçmelidir.

Hukuk mercileri görevlerini acilen yerine getirmeli, Türkiye büyük Millet Meclisi bu konuda üzerine düşeni yapmalı ve artık hükümet de şu hala ne olduğu anlaşılamıyor denilen açılım konusunda ne yapacaksa yapmalıdır.

"Açılım"ın herkesçe aynı şekilde anlaşılacak açıklaması vakit kaybedilmeden yapılmalıdır.
Yani "Kürtler ne istiyor?" sorusunun ikinci şıkkına asıl cevabı verecek olan devlettir, hükümettir.
"Kürtler şunu istiyor ve bu meşru haktır, vereceğiz" şeklinde bir izaha ihtiyaç varsa bunu DEVLET yapmalıdır.

Türk Milleti kendinden bir parça saydığı Kürt kökenli vatandaşlarımıza karşı gayet olumlu, iyi niyetli ve samimi duygular içinde davranmaktadır.
Kürtlerin Kürt olmayanlardan, vatandaşlık hak ve vecibesi yönünden ne farkı vardır?

Eşkıyalığın önünü halk değil, devlet kesmelidir.
Zaman tamamen aleyhimize çalışırken daha fazla genişlik ve sabır göstermek devlete yakışmıyor.

Kapatılan DTP'lilerin Meclis'e gitmeme ve çalışmalara katılmama kararı " Sine-i Millete dönme " kararı olamaz. Devamsızlık edip maaş almayı planlayacak kadar uyanıklığı tercih ettikleri anlaşılıyor. Asla buna fırsat verilmemelidir. İstifa ederlerse Yüce Meclis toplanıp bunu kabul etmelidir. Onlar olmadan da Türkiye Büyük Millet Meclisi görevini yapar.
Bu ülkede yaşayan Kürt kökenli milyonlarca vatandaşımız artık kendilerini temsil kabiliyetini kaybetmiş olan bu bölücü kadroların siyasi tavrına onay vermiyor.
Bu gerçek bilinmeli ve meseleye buna göre yaklaşılmalıdır.


HÜSEYİN TANRIKULU

Yazıların Yeni İstiklal.com sitesindeki köşemden takip edilebilir.

3 Aralık 2009 Perşembe

BU YAZIYI VATAN HAİNLERİ DE OKUSUN!..

Osmanlı Devleti’nin son yüz küsur yılı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yüz yıla az kalmış olan şu zaman diliminde, Anadolu toprağı’nda bağrımıza bastığımız insanların hemen hemen yarısı göçmendir. Yani asıl memleketlerinden Anadolu’ya,Türkiye’ye gelmiş olan etnik kökeni ayrı insanlardır.

Ünlü bir nüfus bilimcisi olan Prof.Justin Mc.Carthy’ye göre, sadece 1821-1822 yılları arasında 5 milyondan fazla Müslüman ülkelerinden zorla çıkarıldı ve sürgüne yollandı.

Aynı araştırmacının tespitine göre,5.5 Milyon Müslüman da savaşlar sonucu ya da açlık ve yokluktan hayatını kaybetti. Doksan üç Harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Balkanlarda ve Kafkasya’da milyonlarca Müslümanın keza yerlerinden yurtlarından edildiğini biliyoruz.

Bizim tarihimizde Doksan üç muhacereti olarak bilinen göç hareketi ile 1912-1913 yıllarında cereyan eden Balkan harbi sonunda ortaya çıkan göç dalgası meşhurdur. Bunlara ilaveten yakın tarihimizin en dramatik göç hareketi ise “ Mubadele” dir.

Türkiye ile Yunanistan 30 Ocak 1923 tarihinde bir sözleşme ve protokol imzalayarak, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Türkiye’de İstanbul’da yaşayan Rumlar dışındaki Rum ahalinin karşılıklı olarak göç ettirilmesini sağlamışlardı. Yani Rumlar Yunanistan’a gidecekler, Yunanistan’daki “Müslümanlar” da Türkiye’ye geleceklerdi.
Buna mubadele anlaşması denilmişti. Göçmenler ise “ Mubadil” olarak adlandırıldı.

Bu mübadelede yurtlarını terk edip başka mekanlara taşınan insanların büyük acılar çektiği bilinmektedir. Zira hiçbir insan kendi doğup büyüdüğü ve yurt edindiği topraklardan zor yoluyla sökülüp atılamaz. Atılsa bile o insanın gönlü, aklı, hevesleri hep ilk yaşadığı yerde takılı kalır.
Hiç şüphesiz Yunanistan’a giden Rumlar da Türkiye’ye gelip yerleşen Müslüman ahali de hep kendi yurdunun özlemiyle yaşamıştır. Karşılıklı sürgün hareketi bu insanların haklarına tecavüzden başka bir işe de yaramamıştır.

Bizim burada konuyu ele almamızın maksadı vardır. Bu maksadın ne olduğunu sanıyorum sizler de bilmektesiniz. Ama hatırlatma babında ele almış olalım.

Efendim, son 200 yılda Türkiye nüfusunun yarıya yakını muhacirlerden oluşmuştur diyoruz.Türkiye nüfusu içinde etnik kökeni başka vatandaşlarımız da var.

Dikkat ederseniz Mübadele Muhacirleri için doğrudan “ Türk” yerine “ Müslüman “ diye bahsettim.

Zira onların bugün bile “ Ben Arnavutum”, “Ben Boşnak’ım”, “Ben Pomak’ım” dediklerini ve “Ben Türk’üm” demek yerine öncelikle etnik mensubiyetlerini telaffuz ettiklerini biliriz.
Esasen yıllardır biz Türkler onları kardeş bellemiş, bağrımıza basmış, kız alıp-vermiş, hısım akraba olmuşuz. Bugün de hala aynı şekilde yaşayıp gitmekteyiz. Hatta memleketin en verimli arazilerine onlar iskan edilmiş, memleket idaresinde onlar biz Türk asıllı olanlardan daha çok söz sahibi olagelmişler ve bizler bundan asla gocunmamışız.

Gelelim Türkiye’de yaşayan en büyük etnik gruba..Yani Kürt asıllı kardeşlerimize.

Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi haline gelen ve getirilen “ Kürt sorunu” konusunda da bizlerin asla ülkemizdeki diğer etnik gruplardan daha farklı davranmamız ve devlet çapında bu vatandaşlarımıza değişik muamele yapmamız hiç mi hiç sözkonusu olmamıştır.

Meselenin neden, niçin ve nereden kaynaklandığını bilmeyen yoktur. Mesele tamamen dış güçlerin oyunu olup, Türkiye’yi bölüp parçalama niyetiyle oluşturulan bir fitnedir.
Bu öyle bir fitne ki, bizi yöneten siyasi kadroların aymazlığı ve hataları, kamuoyunu oluşturan odakların sorumsuz, keyfi ve maksatlı faaliyetleri, medyanın şuursuzca ve neyi ne için yaptığını bilmeden meselenin ucundan kenarından çekiştirip kamuoyunun aklını karıştırması, olumsuz haber ve yorumlara yer vererek kamuoyunda çok geniş çaplı bir endişenin yayılmasına sebebiyet vermesi ile önümüzde bir “ Beka meselesi “ oluşmasına yol açmıştır.

Evet, bugün bir avuç satılmış PKK’lı kürt eşkıyası katilin bertaraf edilememesi ve kökünün kazınamaması, bağrını, kucağını her kökenden insana açmış ve neyi var neyi yoksa bütün bu insanlarla paylaşmış olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun sadık vatandaşları artık şahid olageldiği ihanet ve saldırılar karşısında bekasını ve geleceğini düşünür olmuştur.

Türk Milletinin sabrı, iyi niyeti, tahammül gücü ve imanı bütün bu olumsuz gelişmelerin üstesinden gelmeye muktedirdir.

Demokrasiyi ve bu beşeri hürriyet nizamının sınırsız zannedilen imkan ve fırsatlarını üzerinde yaşadığı toprakların asıl sahibi olan Türk Milletine ve bu necip milletin vefakar ve fedakar insanlarına hıyanet için kullanmaya çalışanlar elbette bir gün bunun bedelini çok ağır bir biçimde ödeyeceklerdir.

Açılım-maçılım fasaryadır.
Hiç kimse Türk Milletine ihanetinin hesabını vermeden bu topraklara gömülemeyecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oturup, bu devlete hizmet vadi için,sadakat için yemin ederek ekmek bulamayan fakir fukaranın hakkından milyarlarca maaş alıp bu millete ihanet edenleri ne tarih, ne millet ve ne de Devlet asla affetmeyecektir.

Altlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin malı olan kırmızı Plakalı lüks Meclis otolarıyla eşkıyaya destek verenleri de kusura bakmasınlar bu millet asla affetmeyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmadan Anadolu’ya akın akın Müslüman muhacirler gelmekteydi. Bu Cumhuriyeti kuran Büyük Atatürk’ün çaresizlik içinde Mübadele yoluyla Yunanistan’dan gelen Müslümanlar için İslam dünyasından yardım isteyen beyannamesini yüreğimiz burkularak ve göz yaşlarıyla okuduk.

Sizler de Atatürk’ün 1 Mayıs 1923 tarihinde yayınladığı beyannameyi okuyup iyice bir düşünün.

Hatta bu memleketin ekmeğini yiyip suyunu içen ama ihanet eden alçaklar da okusunlar ve olmayan vicdanlarına dönüp ne durumda olduklarını ve ne yaptıklarını gözden geçirsinler.

Türk Milleti Allah’ın inayetine güvenerek, hayatını kurtarmaya, yaşamak hakkına malik olduğunu dünyaya göstermeye azmettiği gün biliyorsunuz ki, bütün vesaitten mahrum, yalnız iman ve aşk-ı istiklal kuvvetine malikti. Türkler; bu sayede istihsal ettikleri zaferle mücadelelerini tenvic ederlerken,alem-i İslam’ın pek ulvi bir alaka ile mütehassis olduklarını şükranla görmüş ve bunu daima minnetle yad etmekte bulunmuştur.
İşte bu alakaya istinaden şimdi de din kardeşlerimizden yine kendi kardeşleri için şefkat ve merhamet rica ve tavassutta bulunmuştur.
Türk Milleti zafere kavuştu; fakat elyevm muazzam bir iş karşısındadır.
Yunan idaresi altındaki dindaşlarımızın mübadelesi ve Türk toprağında iskanları..
Bütün gün muhtelif mahallerden gelen feryadnameler, her Müslüman kalbini refte getirecek, her müslümanı ağlatacak derecede acıklıdır. Bunların bir an evvel kurtarılmaları artık her şeyden evvel bir vecibe-i diniye olmuştur.
Bizler gibi birer yuva sahibi olan ve yekünü altı yüz bin’i geçen kardeşleri Türk toprağına kavuşturmak, ıstıraplarına, sefaletlerine hitame vermek pek büyük bir iştir.
Kardeşler,
Türk Milleti ne kadar vesaite malik olursa olsun, bu vesait yine kafi değildir. Harp esnasında Yunanlıların ayak bastıkları Anadolu mamureleri bugün birer virane olmuştur; Yunan hırs-ı cinayetine kurban giden kardeşlerin toprakları da harabeye dönmüştür.

İşte Dindaşlar; Bu yerleri imar etmeye, düçar oldukları mahrumiyet ve sefaletten bir an evvel halas edilmeleri lazım gelen Yunan idaresindeki Müslümanları buralarda iskana, Altı Yüz Bin kişiye ekmek vermeye, meva bulmaya çalışan Türkler, kardeşlerinin sefaletten telef olmamaları için Alem-i İslam’ın mürüvvetine müracaat ediyor.

Dindaşlık rabıta-i kudsiyyesinin feyyaz tecelliyatına ümidvar ve muntazır bu zavallı kardeşlerimiz için müşterek bir hayır ve şefkat müessesesi olan Hilal-ı Ahmer’in vaki olacak teşebbüsatına bütün Alem-i İslam’ın seve seve ve kemali memnuniyetle zahir olacağından şüphem yoktur.

Hilal-ı Ahmer, bu dini vazifesinde de muvaffak olması için Alem-i İslam’ın lütuf ve muavenetine arz-ı ihtiyaç ediyor. Yapacağınız en ufak bir muavenetin birkaç Müslüman ailesinin hayatını kurtaracağını düşününüz. Doğrudan doğruya aynen ve nakden gönderilecek ianet de şükranla kabul edilecektir.

Bugün ezici bir harman içinde bulunan ve yarın iskan ve iaşe edilmek için bin müşkilatla pençeleşecek olan Rumeli Müslümanlarının yegane istinadgahları imanları ve yegane ümitleri Din kardeşlerinin ulviyet ve necabetidir.

Cenab-ı Kebira cümlemizin yardımcısı olsun.

Gazi Mustafa KEMAL”


Milli Mücadelesini zaferle sonuçlandırmış Türk Milleti kürt kardeşleriyle birlikte bu yurdu kurtarmış ve ebedi vatan yapmıştı. Bu vatan topraklarına çok yakın tarihte komşumuz Irak’ın kuzeyinden kaçıp sığınan binlerce kürde de Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti kucak açmış ve onları aylarca beslemiş idi.

Milli Mücadele ve takip eden yıllarda yiyecek bir avuç darı bile bulamayan Mehmetçiklerin bize emanet ettiği bu vatanı bölüp parçalamaya çalışanlara artık büyük ve güçlü Türkiye’de bugün fırsat verilmesi asla söz konusu olamaz.

Bugün Türk Milleti dişinin etini somuracak kadar ekonomik sıkıntı içinde dahi devletinin haklarını verip bu ülkenin kalkınmasına ve gelişmesine çalışmaktadır. Doğu ve Güneydoğu’ya yapılan yatırımlar, bu bölgelerimizin kalkınması için harcanan paralar ve bölge halkının geleceği için yapılan çalışmaların bedeli ayaklanıp ihanet etmek mi olmalıydı?

Biz inanıyoruz ki, bu bölgedeki vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti artık anarşi,terör ve bölücülükten yılmıştır. Onları istismar edenlerin en önde gelen siyaset cambazları hep ağadır.
Feodalitenin devamı için devlete hıyaneti bile fütursuzca sürdürmektedirler. Hepsinin onlarca köyü,binlerce dönüm arazisi, yüzlerce köle ve marabası vardır. Seçim zamanı da onların oylarını zorla tehditle alıp, Belediye Başkanı, Milletvekili vesaire olmaktadırlar. Bu açıkça bilinen bir gerçektir.

Ama onların Türkiye’nin düşmanlarıyla bir olup başını belaya sokmak istemelerine bu Millet asla fırsat vermeyecektir.

Bebek katilinin Milyonlar harcanarak yapılmış yeni cezaevinden memnun olmadığını açıklayıp tehditler savurması, maalesef bizim fikirsiz, akılsız ve şuursuz medya maymunları tarafından gazetelerde duyurulmuş, Türkiye’de zavallı eşkıya kırıntıları da milletin karakollarına saldırmış, vasıtalarını yakmış, halkı tedirgin edecek eylemlere girişmişlerdir.

Bu eşkıyalığa çanak tutanlar da onlar gibi bu memleketin ekmeğini yiyip suyunu içen, tüm imkanlarından burunlarından gelene kadar yararlanan ama bunun kıymetini bilmeyen şerefsizlerdir.

Türk Milleti her şeyin farkındadır ve sabırla, teenniyle olup bitenleri izlemektedir.
Bakalım Mevla neyler, neylerse güzel eyler.


Hüseyin TANRIKULU


“Not; Milli Mücadelemiz sırasında Türkiye’ye Afganistan ve Hindistan’daki Müslüman kardeşlerimizin maddi yardımlarda bulunduğu bilinmektedir. Bugün Amerika Birleşik Devletleri bizden Afganistan’da savaşmak üzere asker istemeye yeltenmiştir. Böyle bir cinayet niyetine iştirak etmeyecek kadar vefalı ve ferasetli olduğumuz muhakkaktır”




04 Aralık 2009

DUBAİ'NİN ÇÖKÜŞÜ YA DA ARABIN RÜYASI

Doksanlı yılların ilk yarısında Birleşik Arap Emirlikleri Basın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün davetlisi olarak Abu Dabi'ye gitmiş ve birkaç günlük bu ziyaretimin arkasından bir yazı dizisi hazırlamıştım.

O tarihlerde Birleşik Arap Emirlikleri'nin Devlet Başkanı merhum Şeyh Zayed Bin sultan El Nahayan idi.

Altı emirlikten oluşan Birleşik Sultanlığın lideri Şeyh Zayed, yüzyılın dahi Arap liderlerinden birisi olarak tanınıyordu. Allah'ın çölünü akıl almaz bir planlama ve gayretle İsviçre gibi modern şehirlere kavuşturuyordu.

O yıllarda Arap Peninsulası'nda Emirlikler Şeyhi Zayed Devlet Başkanı merhum Cabir El Ahmed El Sabah, Suudi Kralı merhum Fahd bin Abdülaziz , Ürdün Kralı merhum Hüseyin bin Tallal, Irak Devlet Başkanı merhum Saddam Hüseyin, Umman Sultanı Kâbus, ülkelerinde medeni dünyaya ayak uyduracak bir kalkınma yarışı içindeydiler.

Bunlar içinde en garibanları ise Yemen'di.
Yemen de ikiye ayrılmış, bir bölümü sözde komünist yönetimin hakimiyetinde, diğeri fakru zaruret içinde bir ülke…

Liderlerinin dirayetli(!) yönetimi altında bu arap ülkelerinin son 20 yılda başına gelmeyen kalmadı.

Çünkü aynı dine mensup , aynı soydan Arap Milletlerinin hiçbir konuda anlaşamadığı görülmüştür.

Bir meşhur darbı mesel vardır; "Arapların ittifak ettikleri tek konu, ittifak etmemektir" diye.

Bu, günümüzde de aynen geçerlidir.

Önce 22 Eylül 1980'de başlayan ve 7,5 yıl aralıksız devam eden İran-Irak savaşı, daha sonra Irak'ın Küvet'i işgali sonucu bölgeyi tam bir kaosa sürükleyen sıcak gelişmeler ve tabii ki 1949 yılından bu yana ardı-arkası kesilmeyen Filistin olayları ile Yahudilerin Ortadoğu'da kurdukları suni devletin hiç bitmeyen kanlı baskısı…
Sıkıntı…sıkıntı…sıkıntı…

Esasında tamamı Türkiye'yi ilgilendiren bu gelişmelerin ağır baskısı ile sürekli istikrarsızlığı körükleyen siyasi olgular, görünürde sadece Birleşik Arap Emirliklerini ya da bölgede yer alan diğer Arap ülkelerini değil, tüm İslam dünyasını etkilemektedir.

Katar'ı ayrı tutarak Birleşik şeyhliklerin gelişmesini Avrupa-Ortadoğu-Uzakdoğu ekseninde cereyan edecek olan ticari sirkülasyona bağlı bir atlama noktası kabul eden batılı sermaye; bu ülkelerdeki akıl almaz, sip-sivri yapılaşma hevesi karşısında dişini bilemekte ve sinsice planlar yapmaktaydı.

Yani Emirlikler gözaltındaydı.

Kapitalist Batı'nın perde arkasındaki tek söz sahibi ise şüphesiz Siyonist odaklardı.
Dolayısıyla İsrail'in arkasında yer alan bu güç odakları, hesabını hep Arap dünyasında Singapur ya da Tayvan örneğinde olduğu gibi, istikrarlı büyümeyi ve kalkınmayı realize edecek bir iradenin teşekkül etmesini önleyecek yollar üzerine yapıyordu.

Dubai başta olmak üzere Birleşik Emirlikler Şeyh Zayed'in elde ettiği petrol geliri sayesinde İsrail'den daha sağlam bir kalkınma zemini üzerine koyduğu hedefler doğrultusunda Körfez'in parlayan yıldızı olmuşlardı.

Burada temerküz eden ekonomik dinamizm Batı'yı ve Siyonist çevreleri kıskandırıyordu.

Dünyanın en modern havalimanları, 7 yıldızlı turistik otelleri, deniz üzerine para zoruyla kurulan ve akıl almaz lüks içinde yüzen Arap şeyhlerinin keyif çatacakları villalar, alış-veriş merkezleri, dünyanın en lüks otomobillerinin gezindiği ve tamamı on kilometreyi geçmeyen geniş yollar, otobanlar, gökdelenler,gökdelenler….

İstanbul'un dörtte biri kadar nüfusa sahip bu Arap Şeyhliklerinden başka Ortadoğu'da nice perişan Müslümanlar da yaşamaktaydı.

Mesela Filistin halkı…
İsrail'in evini başına yıktığı mazlum Araplar.

Şimdi olanları görüyorsunuz değil mi?

Birleşik Arap Emirliklerinden Dubai'nin 60 milyar Dolarlık borcunu 6 ay gibi kısa bir süre ertelemek istemesi dünya çapında mesele olup çıktı.

Onlar bu sıkıntıya global ekonomik kriz sebebiyle mi düştüler?
Kesinlikle hayır!

Siyonist çevreler bu krizi bahane bilip Birleşik Emirliklerin Burç-El Arap'ının temelinden en önemli taşı söktüler.

Şeyhlerin borsa'daki kağıtları artık para etmemeye başladı. İşler bozuluverdi.

Tam bir kaos yaşanıyor.
Kalenin bucu şimdi sallanıyor.

İşin kötüsü Emirlikler de kendi içlerinde acımasız ve anlaşılmaz bir rekabet içinde olduklarından, kimse diğer şeyhin borcunu üstlenmez.
Netekim açıklamalar bu yönde olmuştur.

Sözün özü; Arabın rüyası son bulmak üzeredir.

Kendi kardeşleri ateş altında ve İsrail'in zulmü sebebiyle yıllardır çile çekerken, Arap Şeyhlerinin baş döndüren israf, şatafat ve görgüsüz, hesapsız işleri sonunda başlarını ağrıtmaya başlamıştır.



Hüseyin TANRIKULU



03 Aralık 2009

MEDENİ İSVİÇRE’YE BAKIN HELE !

Kesin tarihini hatırlamıyorum ama, bunda 20-25 yıl kadar önce Rusya’dan İsviçre’ye bir grup Ortodoks Rus muhaciri gelmişti.
Bu göçmenlere ülkenin Zürih başta olmak üzere bazı şehirlerinde ikamet izni verilmişti.

Rus göçmenlerin de kendine göre dini vardı, inancı vardı. İbadethaneye de ihtiyaçları vardı.
Bazı şehirlerde bir Ortodoks kilisesi kurmak istediler.

Buna İsviçre hükümeti hemen karşı çıktı:

- Biz Laik bir ülke değiliz. Katolik bir toplumuz. Burada Ortodoks kilisesi yapamazsınız!..

Rus göçmenler İsviçre mahkemelerine baş vurdular.
Dini özgürlük istediklerini ve kendilerine ibadethane yapma izni verilmesini istediler. Mahkeme ise konuyu halk oylamasına götürme kararı aldı.
Sonunda halk oylaması yapıldı. Referandumda, Rus göçmenlere kilise yapma izni çıkmadı.

Göçmenler bunun üzerine Yüksek mahkemeye baş vurdu. İş uzadı da uzadı..
Sonunda göçmenler direndi ve Avrupa Adalet Divanı’na gitme tehdidi ile kısıtlı sayıda kilise yapma izni kopardı.

İsviçre böyle bir memleket işte..

Hani şu medeni kanunumuzu aldığımız İsviçre!..

Sözüm ona hak, adalet,demokrasi, medeniyet denildiğinde ilk akla gelen gelişmiş Avrupa ülkesidir İsviçre..

Oysa bana göre dünyanın en üçkağıtçı toplumudur.
Tüm dünyanın hırsızlık kara paralarının bekçisi İsviçre’dir.
Yani kara para aklayıcısı bir ülke.
Dünyada ne kadar silah kaçakçısı varsa serveti İsviçre’dedir.
Dünyada ne kadar eroin, kokain kaçakçısı varsa onların haram serveti de İsviçre bankalarında yatar.
Bu ülkede yetmiş iki buçuk milletin fertlerine yer vardır. Yeter ki hırsızlık parası olsun.

İsviçre Avrupa Birliği’ne bile üye değildir.
Üyelik için başvursa alınır mı bilmem?

Hoş Avrupa Birliği’nin tüm karakteristik özelliklerini üzerinde taşıyan acayip bir ülkedir ya!..

İsviçre’de 300 bin dolayında Müslüman yaşamaktaymış.

Tabii bu kadar Müslümana ibadethane de lazım. Netekim yapmışlar. Bazı camilerine minare de yapmışlar. Ama kimi İsviçreli kefereler bundan rahatsız olmuş.
Rus göçmenleriyle aynı dinden ama ayrı mezhepten olduğu için anlaşamayan bu kafa hiç Müslümanlara tahammül edebilir mi?
Tutturmuşlar “ Minare yapamazsınız” diye..

Hikayenin sonunu biliyorsunuzdur. İsviçre Hükümeti konuyu halk oyuna götürmüş.
Sonuç “ İsviçre’ye minare yapılamaz!” şeklinde çıkmış. Başka ne beklenirdi ki?

Bizim Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da “ Avrupa’yı içselleştiremediğini” belirterek İsviçre’yi yumuşak bir üslupla tenkid etmiş. Yine de Allah Razı olsun. Dışişleri Bakanımızın da kulakları çınlasın!..


MECLİSİMİZİN KOLTUKLARI

Yeri gelmişken şu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ceylan derisi kırmızı koltuklarına dair kamuoyunda dolaştırılan dedikodulara da değinmek isteriz.

Efendim, Çevre Bakanımız Veysel Eroğlu önemli bir tespitte bulunmuşlar:

-Bu turuncu koltukların rengi insanı tahrik ediyor ve hırçınlaştırıyor!

Kültür Bakanımız da meclisin koltuklarını beğenmediğini belirterek, genel kurulu konser salonuna benzetiyor.

Bakın başımıza gelenlere..
Dr. Mustafa Kalemli’nin siyasi hayatına son vermelerinden belliydi bu koltukların turunculuğu….

Ah turuncu koltuklar ah!..

Sizi atıp birkaç Trilyon daha harcasalar da bu defa krokodil derisinden koltuk yaptırsalar memlekette sorun kalmaz.
Bu ara bazı mobilyacılar yolunu bulur. Bakarsınız yeni bir skandal daha yaşanır. Ama olsun. Memlekette bu Meclis yapısıyla yapılabilecek en hayırlı hizmet, Sayın Vekillerimizin sinirlerini yatıştırma adına yapılacak koltuk yenileme işidir.

Meclis Başkanımıza hararetle tavsiye ederiz!
Memlekette ne kadar resmi kotuk varsa çöpe atılıp yenilense daha iyi olur. Hani piyasaya biraz hareket de gelir. Durgunluktan canımız çıkacak!..

Vah Vah Vah!..


Hüseyin TANRIKULU





01 Aralık 2009