3 Ekim 2008 Cuma

ORTADOĞU'DA SAVAŞLI YILLAR -3-

Yakın tarihin olayları dikkatli bir biçimde gözden geçirildiği zaman görülecektir ki, Orta-Doğu’daki tüm huzursuzlukların sebebi ve asıl kaynağı dünya siyonizmi ve tabii ki bu şer gücün resmi adı olan İsrail’dir.

Son günlerde Kudüs’te ve Filistin arazisi üzerinde meydana gelen olaylara bakıldığı zaman da açıkca görülecektir ki, halen elinde sapan taşıyla Yahudilerin bazukalarına, kan ve ateş kusan zalim silahlarına göğsünü siper ederek cihad eden Filistinli gençler ve çocuklar, Yahudi kasabı Ariel Şaron’un Kudüs’e gelerek gezmek istemesinin ardından gösterdikleri haklı tepki ve protestoya karşı, büyük ve acımasız bir silahlı saldırıya uğramışlardır.

İsrail’in Kudüs’te ve diğer şehirlerde başlattığı bu hareket esasen Filistin Devletinin ilan edilmesini geciktirmek gibi açık bir maksat içermektedir.

Tüm dünyanın gözleri önünde masum ve savunmasız müslümanları kurşuna dizen İsrail vahşeti, ap açık bir soy kırımına dönüşmektedir. Şehid edilen Filistinlilerin kanına giren Zalim Ariel Şaron, İsrail ordusunda görev aldığı çok eski yıllardan beri, bölgede değil Müslüman bulundurmak, böge ülkelerinin tamamını işgal edip, büyük bir Filistin devleti kurmak gibi çok tehlikeli bir hayalin peşindedir.

Siyonizmin bu hayali; 1948 savaşından sonra Kudüs şehrini fiili olarak iki bölüme ayıran gelişmeye son verdiği 1967 Arap- İsrail savaşından sonra hiç aralıksız olarak Orta-Doğu’yu rahatsız eden İsrail’in bölgede bir çiban başı olmasını sağlamıştır.
Zira, Kudüs’ün 1967 öncesi statüsüne göre, şehrin yeni ve modern kısmı olan Batı Kudüs İsrailin, Mukaddes mabedlerin yer aldığı doğu Kudüs ise Müslüman Filistinlilerin elindeydi. İsrail 1967 savaşından sonra şehrin tamamını işgal etti ve fanatik yahudilerin sembolü olarak bilinen meşhur “ Ağlama duvarı” da 1900 yıl sonra siyonistlerin eline geçmiş oldu.Son günlerde meydana gelen olaylarda ise Müslüman gençler bu duvarın önünde yahudi kuşunlarına hedef olmaktadır.

Son olayların müsebbibi Yahudi kasabı Ariel Şaron’un asıl siyonist hayallerini özetleyen aşağıdaki sözleri ve yine bir başka İsrail generalinin aynı istikametteki sözleri tarihe geçmiş olan önemli ip ucu beyanlar olarak bilinmektedir.

1973’teki meşhur Yom Kippur savaşından aylarca evvel, Ariel Şaron, sadece İsrail’in bugünkü topraklarıyla yetinmeyeceklerini ve yayılmacı emelleri bulunduğunu bakınız nasıl ifade ediyordu:
“ İsrail süper bir askeri güç olmuştur. Avrupa’nın bütün kuvvetleri bir araya gelse,bizim gücümüze ulaşamazlar. İsrail isterse bir hafta içinde Sudan’ın başşehri Hartum’dan Bağdat’a ve Cezayir’e kadar uzanan bölgeyi ele geçirebilir.é
Bir başka İsrail Generali olan eski Genel Kurmay Başkanı Yigael Yadin de Şaron’un ürkütücü sözlerini hafifletircesine: “ Bizim jenerasyonumuzun bundan böyle 1948 veya 1967 yılında olduğu gibi büyük bir savaş yaşayacağını sanmıyorum” diyordu.

ORTADOĞU’DA HER OLAYIN ALTINDA İSRAİL VAR

Oysa dünyanın sürekli sıcak olaylara sahne olan Orta- Doğu bölgesinde geçen yüzyılda ve günümüzde cereyan eden tüm hadiselerin altında dünya siyonizminin, dolayısiyle İsrail’in eli vardır.

Zira son yüzyılda bölge ülkeleriyle kıta Avrupasında ve Rusya’da Siyonizmin bir ideoloji olarak ne ölçüde etkili olduğunu herkes bilmektedir. Siyon emellerine hizmet etmekten kendini alamayan Batı dünyasının yönetimi hep siyonist ve yahudi asıllı liderlerin elinde olagelmiştir.Bilhassa Amerika Birleşik Devletleri yönetimi ya Yahudi asıllı Başkanlar ve ekipleri tarafından elde tutulmakta, veya Yahudi lobisinin drektifleri istikametinde iş gören adamlar tarafından yönlendirilmektedir.

ABD Yönetimleri ise, bir yandan kendi çıkarlarını gözeterek Orta-Doğu coğrafyasından kendilerine sadakatla bağlı müttefikler seçip, bu güdümlü müttefiklerine İsrail’in çıkarlarını birinci planda tutarak politikalar yaşatmalarını dayatmaktadır.

Orta-Doğu’nun bir dönem Mısır,Suriye ve Irak ile Yemen’de Sovyetlerle yakın siyasi ilişki ve işbirliğine girişmeleri bölgedeki İslam toplumlarına yarar sağlamaktan uzak ideolojik ve İslam dışı mahalli politik temayüller olarak görülmüştür. Böyle olunca da, Sovyet ideolojisi ile sosyalizmin ve komünizmin ömrü ile paralellik arzeden bir siyasi yapı ortaya çıkmış ve sonunda elde kala kala, İslam ülkelerinin bir çoğunda mahiyeti belirsiz dikta rejimleri kalmıştır. Hatta Sovyet hegemonyası ve bu ülkenin 1917’den beri kendi egemenlik sınırları içinde yaşattığı özgün kızıl rejimi yok olmuş, ancak bölge ülkelerindeki dikta rejimleri ile çağdışı yönetimler birer enkaz halinde günümüze kadar kalmışlardır.

Bu durum İsrail’in genişlemesine ve bölge üzerinde daha etkili olmasına yol açmıştır.
ABD’nin yakın himayesi ile gelişen, güçlenen ve pervasızlaşan İsrail’e karşı bölgenin en güçlü ülkeleri ABD ile ittifakı ve Batı normunda siyaseti kendilerine hedef seçtikleri için ise, İsrail daha da yüz bulagelmiştir.

Amerika’nın Şah’ın yıkıldığı ve Şahlık rejiminin çöktüğü 1979 yılına kadar İran dahil, Mısır, Türkiye ve Ürdün ile Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,hatta Yemen’in bir bölümü ile diğer bölge ülkelerini hep İsrail’e karşı tesirsiz halde tutacak bir politika izlediği bilinmektedir. Sadece Lübnan’daki fiili durumu kurtarmak adına ABD’nin İran-Irak savaşını kışkırttığına dair çeşitli siyasi yorumlar da yapılmıştır.
İsrail’in Filistinlileri toyekün kendi topraklarından zor yoluyla çıkarıp, hatta Filistin Kurtuluş Teşkilatını da resmen sürgün ettiği 1990’lı yıllara gelindiğinde Batı dünyası sadece ve sadece Siyonizmin işine yarayacak çok önemli olayları tezgahlamıştır.
Bu olayların en önemlisi ise bilindiği gibi İran-Irak savaşı ve daha sonra da Kuveyt’in işgal edilmesini müteakip Körfez savaşıdır.

İRAN-IRAK SAVAŞI NEDEN ÇIKTI?

1980’li yıllar Türkiye ve diğer bölge ülkeleri açısından çok önemli yıllar olmuştur. 12 Eylül 1980’de Türk silahlı kuvvetleri İran’da Şah sonrası gelişmelerden de çoğunlukla etkilenerek, ülkede devam eden anarşi ve terör olaylarına son vermek maksadıyla yönetime el koydu. Bu ihtilali takip eden yıllarda İsrail Türkiye başta olmak üzere tüm İslam ülkelerinin başına nasıl çoraplar örebileceğini düşünmeye başlamıştı. Netekim daha sonraki yıllarda başgösteren ve gerçekten Türkiye’nin büyük kayıplar vermesine sebep olan “ Kürtçülük” hareketlerinin Irak’ta hem İran,hem Türkiye ve hem de Irak’ı sürekli rahatsız eden bir cereyan olarak hayatiyet kazanması İsrail’in gizli bir planı idi.
Zira, Kuzey Irak’taki Türk varlığını kendisi için sürekli tehlike olarak gören Saddam rejimi, kendi tebaasındaki kürtleri Türklere tanımadığı hak ve imkanlarla donatıp başına bela olacak hale getirmişti. İran ise İslam Devrimiyle birlikte başka düşmanı yok gibi hep Türkiye ile uğraşmaya başlamış ve O da İran’ı kürtleri destekleyen bir ülke konumuna getirmiş, bölgeden kendi kendini tecrid edecek kadar hatalı bir yola girmişti.

Türkiye’deki kürt hadisesinin de arkasında İsrail’in eli bulunduğunu iddia edenlerin tezi iki savaş sonrasında meydana gelen gelişmelerle iyice ortaya çıkıyordu.Çünkü,üç ülkede yaşayan kürt halkı ayrı ayrı siyasi girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Bölgede ve Kuzey Irak topraklarında bir kürt devleti kurulması için İsrail’in sinsice yürüttüğü çabalardan en fazla Irak ve Türkiye etkilenir olmuştu.

İsrail’in Molla Mustafa Barzani’nin ölümünden sonra oğulları Mesut Barzani ile İdris Barzani’yi sürekli olarak elinin altında tuttuğu bilinmektedir.İran Pasaportu ile bu iki kürt liderinin Tel Aviv Washington ve Şahlık döneminde de Tahran’daki CİA Merkezleri ile SAVAK ile MOSSAD karargahlarından çıkmadıkları biliniyor.

1975 yılına kadar sürekli olarak bu minval üzere yatırım yapan İsrail, Şah’ın devrilmesinden Humeyni tarafından da ABD’nin 1980’de büyük şeytan olarak ilan edilmesinden sonra bölgede daha da yüz bulur duruma geldi.

Netekim İran ile Irak arasında meşhur Cezayir Antlaşması ile statüleri belirlenen 3 Basra Körfezi adacığı ani bir gerginlik sebebi olarak ortaya çıktı. İran ve Irak, Basra Körfezinde bulunan Ebu Musa ve Tumb isimli adacıkları silahlandırmayacaklardı.Ama 1980 yılının 22 Eylül günü aniden ve hiç beklenmedik bir biçimde, Irak İran’ın bu adalara yığınak yaptığını iddia etti. İran da aynı iddia ile ortaya çıktı ve birden bire Irak birliklerinin kuzey doğu’dan İran topraklarını bombalamaya başladığı haberleri tüm dünyada yankılandı.

VE SAVAŞ...

Türkiye’de askeri darbe olduktan tam 10 gün sonra tarihe sebebi ve sonuçları tamamen meş’um, acımasız bir savaş başladı.

Tam bir kör döğüşü şeklinde devam eden bu savaşın her iki İslam ülkesine de telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi zararlar verdiği bilinmektedir.

Sadece Irak’ın 200 Milyar Dolar’lık maddi zarara uğradığı açıklanmış olmasına rağmen her iki ülkenin zararı 500 Milyar Dolar gibi korkunç bir rakkamla ifade edildi.

Uzunca süre tüm dünya kamuoyunu tedirgin eden ve başta Türkiye olmak üzere sadece İslam ülkelerine zarar veren bu savaş sonunda en karlı çıkan ise Batılı ülkeler olmuştu.

Binlerce Müslüman bu anlamsız kardeş kavgası sonunda hayatını kaybetmiş, binlerce genç kadın dul kalmış, binlerce yuva yıkılmış, İran ve Irak halkı kendi eliyle ayakta tuttuğu iki liderinin belki de tarihler boyu kendilerine verdiği acının hangi meş’um planın bir gereği olarak ortaya çıktığını anlayamayacaktı.
İran-Irak savaşı, dünya petrol ticareti başta olmak üzere bir çok konuda yepyeni fiili durumlar ortaya koyuyordu.Silah sanayiini geliştirip böyle bir savaşı dört gözle bekleyen Batılı ülkeler savaş süresince sadece ne kadar silah satacağının hesabını yapmakla meşguldü. Cenevre’de akdedilen bir çok konferansta özellikle Birleşmiş Milletler’in savaşın sona ermesi için değil, savaştan süper güçlerin ve Batılı ülkelerin ne ölçüde etkilendiğinin hesapları masaya konuldu.

Türkiye Özellikle 1983 sonrasında iki taraf arasında mekik diplomasisi ile savaşı önleme çabası göstermiş olmasına rağmen, İslam Konferansı Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler örgütü çerçevesinde hatta Avrupa Topluluğu ülkeleri nezdinde sürdürdüğü çabalardan sonuç alamadı.

Savaşın ilk günlerinden itibaren Ürdün üzerinden kara yoluyla ulaşabildiğimiz Irak’ın Başşehri Bağdat’ı İran Fantomları bombalıyordu. Irak ise mukabil saldırılarla Tahran’ı füze yağmuruna tutuyor, binlerce sivilin ölümüne yol açıyorlardı. Kuzey doğu cephesinde arap kökenli halkın oturduğu Mahran ve havalisi Irak kuvvetlerinin eline geçerken, Basra Körfezinde de savaş tüm şiddetiyle sürüyordu.

İran’ın Abadan şehrinde bulunan dünyanın en büyük petrol rafinerileri, Hürremşehir ve Irak tarafında da Basra vilayeti tamamen harap olmuştu.

Savaşın plansız, hedefsiz, teknik ve taktik olarak da son derece tatsız sürdüğü görülüyordu. Tam bir kör döğüşü gibi devam eden bu savaş, 7 sene sonra iki ülkenin de halsiz, mecalsiz düşmesi üzerine son buldu.

Hiç yorum yok: