Onlar birbirini hiç tanımazdı. Uzaktı ülkeleri. Biri Türk diğeri Almandı. Kardeş onları yıllar önce Almanya’nın Hamm şehrinde buluşturdu. Önce birbirlerine çok değişik gözlerle baktılar. Kendi kendilerine ‘acaba’ dediler. ‘Acaba alışabilir, birbirimize katlanabilir, Birbirimizi anlayabilir ve birlikte uzun yıllar yaşayabilir miyiz?’dediler.
Uzunca bir süre böyle sorular dolaştı kafalarında. Günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara eklendi. Derken çeyrek asır geçti. Nasıl da geçiyordu yıllar. Nasılda büyüyordu çocuklar... Birbirine yabancılığı dildendi, dindendi, hayat anlayışındandı, yaşama biçimindendi bu iki dost insanın...
Ahmet’le Thomas’ın dostluğu, iş arkadaşlığı, kader arkadaşlığı işte böyle başladı, böyle devam ede-geldi günümüze kadar.
Zaman içinde, Almanya’da herhangi bir şehirde,herhangi bir kasaba yada köyde iş tutan ve ikamet eden Türklerle Alman dostları arasında kız alıp-vermeye varan çok sıcak ilişkiler de meydana geldi.
Bu ilişkilere Türk yada Alman ebeveynler çeşitli nedenlerle karşı çıktılar. İki taraflı itirazlar meydana geldi. Ama bu evlilik olayları da çoğalmaya başladı.Sonuçta torunlar doğdu. Yarı Türk yarı Alman yavrucaklar dünyaya geldi. Ama bütün bunlara rağmen iki dostun arasında hep bir mesafe kaldı. Bu mesafenin kapanması da olası değildi.
Çünkü en önemli faktör olan Dini inanışlar bir Türk ile bir Alman’ın yüzde yüz mutabık olmasına engeldi. Böyle de olması doğaldı ve böyle olmalıydı.
Netekim geçen zaman bu iki çok iyi dostun arasında yeni sorunlar meydana gelmesine de yol açıyordu.
Türk olan Alman arkadaşının dilini tam anlamıyla öğrenememişti. Çünkü okula giderek öğrenilmeyen ikinci bir dil elbette yetersiz oluyordu. Yeni nesiller ise evde Türkçe konuşulduğundan hep Türkçe konuşmak gibi bir temayül gösteriyordu. Zira haklıydılar.
Yeni nesillerin Alman toplumuna ayak uydurmak için kendisini mecbur hissettiği konular vardı. Onlar bu konularda olabildiğince özgür davranmaya ve ailelerinin tercihleri dışında hareket etmeye başladılar.
Ama bir de Alman toplumunun ve Alman resmi makamlarının kendilerinden istediği ve beklediği şeyler vardı. Göçmen Türkler bu isteklere ve toplumsal etkilere sınırlı bir ölçüde katlanabiliyordu. Bu sivil yaşam biçiminden doğan ve tabii bir değişim süreci sayılabilen evrim, yeterli kabul edilmiyordu.
Göçmenlerin Alman vatandaşlığına geçme zarureti hasıl oldu.Çünkü göçmen Türkler hep ‘yabancı’ muamelesi görmekten artık bıkmışlardı. Burada da bazı sorunlar görüldü. Alman Hükümeti ‘Çifte vatandaşlık olmaz. Bir insanın tek resmi mensubiyeti olur’ diyordu. Alınan mevzuatına göre bir insan ya Türk olurdu ya Alman...
Bir çok Türk göçmen artık Almanya’ya tam yerleşmişti. Çoluk – çocuğunu alıp Türkiye’ye gelmesi imkansızlaşmıştı.Bu vatandaşlarımız Alman tebasına geçtiler. Şimdi Almanya’da Belediye Meclisinde ,
Eyalet Parlamentolarında, Milli Parlamentoda, Almanya’yı temsilen Avrupa Parlamentosunda Türkler,yani Türk asıllı Alman vatandaşları var. Onların iki toplumun yararına hizmet üreten birer birleştirici, olgunlaştırıcı faktör olduğunu kabul etmeniz gerekiyor.
UYUM VE ENTEGRASYON
Her şeye rağmen , Almanya’daki göçmenlerin bu topluma uyum konusunda sorunları bulunduğunu anlamak iç, yerel yönetim birimlerinde ‘Uyum Meclisi’ oluşturduğunu görmek yeterlidir.
Bu uyum meclisleri göçmenlerin Alman toplumuna uyumunu yani entegrasyonunu sağlamak amacıyla görev yapıyor.
Yapılan tüm sosyal analizler, anketler ve araştırmalar, Avrupa ülkelerinde ve özellikle Federal Almanya’da bir “entegrasyon sorunu” bulunduğunu ortaya koyuyor.
Oysa soruna iyi teşhis konulmalıdır. Sorun göçmenlerin Almanya’ya entegre olması sorunu mudur; yoksa bu iki milletin birbirine tahammül göstermesi sorunu mudur?
Türkler açısından ‘tahammül’ artık doğal bir mecburiyet sayılmaktadır. Almanların ise tahammül sınırlarını olabildiğince genişletmeye ihtiyaçları vardır.Bunu başaramadıkları zaman ,ortak yaşam kırılıyor ve bir “kültürler çatışması” meydana geliyor.
Bu çatışma günümüzde bir ölçüde evrensel çatışma halini alıyor. Çatışmanın özünde, ev sahibi sayılan toplumun göçmenleri yani yabancıları entegre ederken kendi hayat anlayışları ve kendi standartlarından ne kadar taviz vermeye arzulu oldukları hususu var.
Şu bir gerçektir ki; Almanya’da bulunan göçmenler, geldikleri toplum değerlerinden fazlaca kopmuş değillerdir. Bu toplumsal değerleri milli an’ane ve dini inanış gibi kutsal değerlerden ayrı mütalaa etmek gerekir. Göçmenler geldiği topluma uyum sağlamada, kendisine ait olan ve terkedilmemesi gerekenleri muhafaza ederek bulundukları toplumun aynı değerlerine saygı gösterip uyum ortamına girmelidirler.
Entegrasyonun en kaba ve dümdüz tarifi de bu olması gerekiyor: BİRBİRİNE KATLANMAK
Entegrasyonu veya uyum’u ‘tahammül etmek’ anlamında ve tek yönlü düşünürsek hiçbir zaman muvaffak olunması mümkün değildir. Böyle olunca zaten entegrasyon bir hedef olmayacaktır.
Tahammül etmek, karşılıklı özveri ile mümkün olabilecek bir pasif eylem biçimidir. Ama böyle özveriye dayandırılır ise kalıcı bir hoşgörü ortamında buluşmayı sağlar.Aslında meseleye bir tarafın diğerine tahammül etmesi şeklinde bakarsak, bu bakış ‘vazgeçmeyi öne çıkartan yaklaşım’ olur ki, burada azınlığın çoğunluğa uymasını dayatmaktan başka bir durum ortaya çıkmaz.
Buna karşılık olarak, azınlık da kendi dayatmacılığını haklı görüp haklı gösterecek bir çok gerekçe bulacaktır.
Entegrasyon konusunda yaşanan en önemli handikap bu noktalardan kaynaklanıyor.
Geçtiğimiz yüzyılda başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine iş gücü olarak gelen ve bugün 20 milyonun üzerinde olduğu söylenen müslümanlar aslında böyle bir entegrasyon anlayışıyla karşı karşıya kaldıklarından, yaşadıkları, hatta vatandaşlığını aldıkları toplumların merkezine doğru ilerlemeyi beceremediler.
Avrupa dostlarının “Uyum” sözcüğünden hep yabancıların kendilerine uymaları gereğini anladıkları, göçmenlerin birinci şikayet konusu olagelmiştir. Durum böyle olunca, ENTEGRASYON kavramının yeniden gözden geçirilmesi zaruret halini almıştır.
Entegrasyon, birbirine mecburen tahammül etme değil, artık kaynaşma, yeni bir oluşuma yol açacak köklü değişimler bütünü olarak algılanmalıdır. Eğer bu başarılamaz ise, “ Medeniyetler çatışması” riski de büyüyecektir.
Tartışılan bütün sorunların daha da derinleşmesini istemiyorsak, lütfen artık birbirimizi iyi anlamalıyız. Bunun için de aklı-selim sahibi herkes bilir ki, birbirini anlamak ancak birbirinin dilini anlamakla mümkündür.
15/02/2006
3 Ekim 2008 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder