
Bu yazıyı uzunca bir zaman “derin” düşündükten sonra yazmaya karar verdim.
Derin uyku olur, derin devlet bile olur da derin düşünce olmaz mı?
Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olduktan sonra O’nu uzaktan ama derin düşünceler ışığında ve eleştirel bir göz ve yaklaşımla takip ettim.
Her hareketini, her açıklamasını ve her konuşması ile her gezisini işte böyle izledim.
Çankaya Köşkünde görev yapmış olan diğer Cumhurbaşkanları ile mukayese ettim ve ister istemez kendime göre değerlendirmeler yaptım.
Tabii ki Sayın Gül’den evvelki Cumhurbaşkanı ile de mukayese etmekten geri duramadım.
Sayın Abdullah Gül’ün kendinden öncekilere nazaran nasıl bir Cumhurbaşkanı olduğunu anlamaya çalıştım.
Çankaya’ya çıkar çıkmaz birlikte çalışmayı tercih ettiği bazı kişileri tanıdığım için, Sayın Gül’ün bu kişileri neden ve hangi özellikleri sebebiyle yanına aldığını düşünmekten kendimi alamadım.
Nihayet kendime göre hükümler de vermeye başladım.Bana soranlara çeşitli konular ve muhtelif meseleler hususunda Çankaya eksenli düşüncelerimi hep itina ile ifade etmeye çalıştım.
Haksızlık yapmak asla bizim işimiz olamayacağı için hep objektif olmaya çalıştım.
Günümüz Çankaya Köşkü ve değerli Sakin’i hakkında hep müspet fikirler oluşturmaya ve bunları ifade etmeye çalıştım. Bunun aksine hep olumsuz açıdan değerlendirme yapıp bunu yaymak gibi bir tavrımız olamaz mıydı? Elbette olabilirdi. Ama bendeniz asla Çankaya Sakin’leri için bunu yapmadım. Benim Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanları hakkında haddimi aşarak bir hüküm ifade etmem ve bir yazı yazmam mesleki tarzımın bir icabı değil,Devletimize olan derin bağlılığımdandır.
Şimdi görevdeki Cumhurbaşkanımız hakkında da aynı tarzın gereği olarak dikkatli, insaflı, olumlu ve yararlı görüşler serd etmek istiyorum.
Bendenizin Çankaya hakkında yazacağım bir yazının ne değeri olabilir bilemiyorum. Ama faydalı olacağından hiç şüphem yoktur. Zira yıllarını ülke meselelerine kafa yormak suretiyle geçirmiş olan bir vatandaş olmamızın elbette bir kıymeti harbiyesi olmak lazım gelir. İşte bu sebeple not defterimize aldığımız bazı hususları hem Çankaya’nın dikkatine ve hem de bu yazıyı okuyacak olan değerli okurların ıttılaına arz ediyorum.
Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ü kendinden önceki Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ile mukayese edecek olursak, Sayın Sezer’in siyasal görüşlerine ve ülke meselelerine yaklaşımına tamamen karşı olduğumuzu ve ayrı yelpazenin içinde ayrı dünya görüşlerine sahip insanlar olduğumuzu belirtmem gerekir.
Sayın A.Necdet Sezer solcu dediğimiz kanattandı. Cumhurbaşkanlığı süresince hep kendi görüşü doğrultusunda kararlar verdi. Kendi görüşüne en yakın siyasi partinin güdümünde ve onun arzusu istikametinde görev ifa etti.
Yani Sayın Ahmet Necdet Sezer “İlkeli” bir adam olarak görev yaptı. Hatta hakkı olmadığı halde, görev süresi dolduğu halde koltuğunda oturdu. Hiç örneğine rastlanmamış bir biçimde 7 yıllığına seçildiği halde görevi bittiğinde yeni Cumhurbaşkanı seçilmedi diye aylarca orada oturdu. Hatta bunu tenkit edenlere hiç kulak asmadı. Hukukçu kimliğine rağmen, hukuken yanlış yaptı ve kimseye de söz söylettirmediler. Haksızlıklarını yetki yüceliği ve genişliği ile hesap vermezlik geleneğine sığınıp, Çankaya Köşkünü aylarca fuzuli şagil gibi işgal ettiler. Hakkı olmadığı halde, görevi bittiğinde Anayasa gereği makamını terk edip, Anayasa’da belirtilen kişiye geçici olarak bu görevi tevdi edip çekip gitmesi gerekirken bunu yapmadı.
Yani kendi davasına inadına bağlı ve ilkeli bir solcu idi.

İlkeli bir solcunun yerine bir Sağcı Cumhurbaşkanı olarak seçilen Sayın Gül’ün icraatını bu açıdan Sayın Sezer ile mukayese etmek doğru değildir.
Sayın Abdullah Gül büyük bir sabır ve teenni ile Çankaya’ya tırmanmıştır.
Atatürk’ün koltuğuna oturan gerçek muhafazakar ikinci Seçkindir. Birincisi malum olduğu üzere Rahmetli Özal idi. İkisini de mukayese edebilmek mümkün değildir. Zira Rahmetli Özal dünya çapında iz bırakmış gitmiştir. Sayın Gül ise henüz işin başında sayılır.
Sayın Abdullah Gül’ün bazı konularda bizlerin tenkidine açık tavır, beyan ve icraatları kendisine güvenen bir kesimin içine sindiremediği olaylardan ibarettir. Buna en son örnekten başlamak gerekirse, Cumhurbaşkanlığı ödüllerinin kimlere verildiğini hatırlamak yeterlidir.
Elbette Cumhurbaşkanı Gül kendisi jüri yerine görev yapıp bazı kişilere ödül vermemiştir.
Mesela, solcu yazar Yaşar Kemal’e ödül vermek herhalde Cumhurbaşkanı Gül’ün hazmedemediği bir olay olmalıydı. Bu ödülün verilmesini O tensip etmiş olamaz diye düşünüyor ve bu düşüncemizin sebebini izah etmeyi dahi sakil sayıyoruz.
Yaşar Kemal ödülü alıp arkasından yaptığı açıklamada büyük bir “kasıtlı gaf “ yapmıştır. Demiştir ki;
” Ödülün bana verilmesini Türkiye’de siyasal duruşun barış ve insan hakları mücadelesinin dışlanmaması konusunun ve toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak görmek istiyorum.”
Yaşar Kemal bu ödülü Cumhurbaşkanlığı makamının vermiş olması sebebiyle ise şöyle konuşmuştur:
“Bu ödülün siyaset ve partiler üstü bir kurum olan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilmesi bu açıdan ümidimi güçlendiriyor”
Bu ifadeler bir aykırı görüşün inatla ve saygı çerçevelerini parçalayacak biçimde ortaya atılması zaten ancak Yaşar Kemal’a yakışırdı. O’na ödül vermenin bedili Köşkün kapısına bu kasıtlı aykırı beyanlarla konulmuş oldu.
Çankaya Köşkü zaten bu dünya görüşünün kuşatmasından bir türlü kurtulamamışken, anlaşılıyor ki, Sayın Cumhurbaşkanı’na rağmen oradaki sol mekanizmalar gayet rahat biçimde çalışıyor ve icrayı sanat eyliyor.
Meşhur Çankaya toplantılarının seçkinlerine bakınca da bu sol dünya görüşü kuşatmasının hakimiyeti öne sürülebilir.
Cumhurbaşkanlığı tarafsızlığının bu solcu kuşatmasına göz yummak olmadığını bilecek olan kişi Muhterem Cumhurbaşkanımız olmalı değil midir. O’nun her icraatını ve her hareketini tenkid eden ve acımasızca istismar eden bu ahlaksız solculuk hastalarına fırsat vermek yerine, Çankaya’da görev alanları açıp beslemek yerine tarafsızlığı koruyacak bir kadro ile icraat yapmak daha doğru olmaz mı?
Şu tüyüm kadar sevmediğim Mehmet Ali Birand’ın Brüksel’deki çırağı ve eski Milliyet Gazetesi Muhabiri Ahmet Sever’den başka Basın Müşaviri olacak kişi mi yoktu? Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tercihini anlamak mümkün olmasa da zorla içimize sindirmeye çalışacağımızı düşünmek de doğru ve kabul edilebilir değildir. Sadece zorunlu olarak saygı göstereceğiz o kadar.
Halbuki, Cumhurbaşkanlığı’na Cumhurbaşkanı’nın siyasi görüşünü benimsediği bilinen bazılarının yerleştirilmesi ve görev almalarının sağlanması da doğru olmayabilirdi.
Tarafsızlık ancak ulusal meselelere doğru pencereden bakan insanların tavrı ve özelliği olabilir. Ama kendisini bütün dünya görüşlerine açık ve aynı mesafede olma mecburiyetinde hissederek Çankaya’da oturmak sadece iz bırakmadan orada zaman doldurmaya yarar ki, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda çok hassas olduğunu düşünmek ve buna inanmak istiyoruz.
Yedi koca artığı sürtük aktristlerin ve cıvık ve kalitesiz şöhret sahibi tüm zevat ve zerzevatın daha evvel geleneksel hale getirilmiş olan Çankaya resepsiyonlarında viski içmeye davet edilmesi diye bir mecburiyeti bulunmadığını da Sayın Cumhurbaşkanı’nın anlaması gerekir.
Harp Okulları mezuniyet törenlerini şereflendirdiklerinde Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a “Sayın” demekten özenle kaçınan askeri takdimcilerin, aynı toplantı ve merasimlerde bulunan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarına özenle “ Sayın “ diye hitap etmeleri gibi tutumlarını içimize sindiremediğimizi burada ifade etmek istiyorum. Bu hali Sayın Cumhurbaşkanı’nın nasıl içine sindirdiğini ise asla anlayamıyorum.
Yeri geldiğinde, Cumhurbaşkanlığı makamının saygısızca davranılacak bir makam olmadığını saygısızlara hatırlatacak ve onları Millet ve Devlet adına tedip edecek olan da hiç şüphesiz Cumhurbaşkanları değil midir?
Bir çok mesele bu değindiğim konular gibi dikkatlere sunulabilir. Bunları da yeri ve zamanı geldiğinde ele almaktan asla geri durmayacağım.
Bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımıza saygılarımızı sunuyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder